Tüm Makalelere Dön
Dr. Ahmet ATILGAN

Dr. Ahmet ATILGAN

İktisadi ve İdari Bilimler iktisat-maliye-sosyal politika

NEO-LİBERAL EKONOMİ

Neo-liberal sömürünün DNA'sı

 

      

NEO-LİBERALİZMİN DNA’SI

 

Kapitalizm 3 asırda neo-liberal aşamaya evrildi. Dünya finans piyasalarında günlük işlem hacmi 7-8 trilyon dolar. Bu hacmi ve hareket hızı ile finansal piyasalar reel ekonomi üzerinde belirleyici etkilerde bulunuyor. Finansal piyasaların nükleer gücü ise faizdir. Calvin’den beri Batı’da faizi tartışmak rasyonalite dışıdır. Ekonomik dengesizliklerin ve makro ekonomik amaçlar arasındaki çelişkilerin temelinde faiz vardır. Misal, gelir dağılımı ile ekonomik büyüme arasında temelde faizin sebep olduğu bir çelişki vardır. Yine de faiz Batı ekonomik paradigmasında bir faktör geliridir.

Halbuki faiz rekabetçi piyasaları giderek tekelci piyasalara dönüştüren bir faktördür. Rekabeti ve gelir dağılımını bozar. Uzun dönemde maliyet enflasyonu yaratır. Reel sektör üretimini daraltır. Modern ekonomilerin rekabetçi ve istikrarlı bir piyasa ekonomisi yaratmalarının en büyük engeli faizdir.

Batılı teorisyenler faizin yarattığı metastazı örtmek için grift analizler yapıyorlar. Bir çıkmazda debeleniyorlar. Sistemle ideoloji arasında bir teğet vardır. İşte bu teğet kapitalist ideolojinin sömürüsünü rasyonelleştirmektedir. Teoriler de bu rasyonelleştirmeye toplumsal onay yaratmaktadır. Yine de, hakim kurumun ekonomi olduğu Batı hakim kültürüne göre bir ekonomi çalışıldığında üzerinde önemle durulması gereken teoriler vardır.

 

ARZ İKTİSADI

Son derece mantıki bir kurguya sahip olan Arz İktisadı’nın otomatik bir süreç olarak gerçekleşeceğini sanmak yanlıştır. Çünkü vergi gelirleri salt verginin gelir etkisi ve verginin ikame etkisi sonucunda oluşmaz. Ekonomik ajanların vergi alışkanlıkları, izlenen politikalara güvenleri, kamu harcamalarından sağladıkları mali rantlar, vergi sistemi, vergi türü, vergiyi yansıtma imkanı, kayıt dışılık, kredi maliyetleri, sermayenin marjinal etkinliği, maliyetler, verimlilik artışı, büyüme hızı gibi değişkenlerin toplam sonucudur. Üstelik, vergi oranlarındaki düşüşü izleyen dönemde büyümede meydana gelebilecek hızlanma Keynesyen açık bütçe politikasının etkisi midir, yoksa oranı düşürülen vergilerin sonucu mudur diye tartışma konusu olursa, bir tür hipotezden ibaret olan Laffer Eğrisi’ni test etmek fevkalade zorlaşır. Bundan dolayı vergi oranları ile vergi gelirleri arasında Laffer Eğrisi’nde ifade edildiği gibi kesin bir ilişki kurmak pek mümkün görünmüyor. Ancak, marjinal vergilendirme oranı yükseldikçe vergi tazyikinin ve verginin ikame etkisinin artacağı muhakkaktır. Laffer Eğrisi’nde ifade edilen ilişki doğru olmakla birlikte, bu ölçülebilir bir değer değildir. Kayıt dışılık ve ülkeden sermaye çıkışı vergi tazyikinin göstergeleri olabilir.

Arz Ekonomisi sadece yatırımları değil, emek arzını da teşvik eder. Çünkü, vergi oranlarının düşürülmesi çalışanların vergi sonrası gelirlerini arttıracaktır. Bu da gelir etkisiyle daha fazla çalışmayı sağlayacaktır.

Nihayet, alınmayan vergiler üzerinden çalışanlara ve diğer ekonomik ajanlara bırakılan gelirler tüketim ve yatırım harcaması olarak ekonomiye enjekte edilecek, ekonomik büyüme hızlanacaktır.

Keynesyen yaklaşım talebi ve talep yönetimini önceler. Talep yaratılırsa bunu karşılamak için üretim arttırılacak ve ekonomik büyüme sağlanacaktır. 1929 krizi aşırı üretim kriziydi. Toplam talep yetersizliği ABD’den başlayarak bütün dünyayı etkisini almıştı. Bundan dolayı, Keynes’in Genel Teorisi gerçekten bir antikonjonktürel teoridir. Döviz piyasalarındaki düzensizlik ve tanımsızlık dış ticaret engelleri yarattığı ve toplam talep yetersiz kaldığı için, Keynes kapalı ekonomi varsayımı altında kısa dönemli bir büyüme teorisi geliştirmişti. Keynes’ten önce Klasikler ve Neo-Klasikler bir talep yetersizliği olamayacağına inanıyorlardı.  Bunlara göre önemli olan üretim idi, “her arz kendi talebini yaratacaktı.” Arz İktisatçıları da benzer bir açıya sahipler. İşletmelerin üzerindeki vergi yükleri azaltılırsa daha çok üreteceklerini, keza vergi indirimleriyle emek arzının da artacağını savunuyorlar. Basite indirgenirse, Arz İktisatçıları makro içerikte bir öneride bulunmakla birlikte, aslında mikro anlamda arz fonksiyonundan hareket ediyorlar. Önce üretim yapılsın, gelir dağılımı bir sonraki aşamada çözümlenecek bir sorun diye düşünüyorlar.

Müdahaleci politikaların dengeleyici etkileri kadar denge bozucu etkileri de vardır. Politikacı siyasal rant kollama davranışı gösterir. Bu amaçla ekonomik alanda kayırmacı kararlar verebilir, kötü yatırımlar yapabilir. “Dur ve yürü”  politikası uygulayabilir.  Bu, seçim öncesi ve sonrası siyasal amaçlı kararlar ekonomide denge bozucu etkiler gösterebilir.  Politikacı etkileri seçimlerden sonra meydana çıkacak enflasyonist politikalar uygulayabilir. Bürokratlar statülerini kullandıkları bütçelerle tanımlarlar. Dolayısıyla, bürokratlar kamu harcamalarının genişlemesine gayet hazır ve heveslidirler. Toplum ise hep daha fazla mali rant elde etmek ister. Siyasal tercihini kamu harcamalarından elde edeceği faydaya göre belirler. Oysa, artan kamu harcamalarının finansmanı da mali sömürü olarak topluma dönecektir. Bu bakımdan toplumun seçmen davranışı çelişkilidir ve denge bozucu bir politik sürece uygun ortam yaratır. Kısacası, Kamu Tercihi Teorisi’nden hareketle kamu müdahalelerine karşı yöneltilen bu eleştiriler Arz İktisatçılarının müdahalecilik karşıtı görüşlerini destekler içeriktedir.  Arz İktisatçıları da liberal bir ekonomik mekanizma yaratılması gerektiğini savunuyorlar. Üretim teşvik edilmeli, bu teşvikler işletmeler üzerinden sağlanmalı, böylece daha fazla üretim ve daha hızlı büyüme gerçekleştirilmelidir.

 Arz İktisadı’nın başlıca önermelerini şöyle özetlemek mümkündür:

1. Kamu harcamalarını genişletip toplam talebi arttırarak ekonomik büyümeyi hızlandırmak yerine, vergileri azaltarak üretimi teşvik edip toplam arzı arttırmak ve büyümeyi bu yoldan hızlandırmak ekonomik mekanizmanın serbest işlemesine daha uygundur. Bu sürecin iyi işlemesinde üretim faktörleri arzının esnekliği önemlidir.

2. Kamu müdahaleleri ekonomik düzenlemeleri artırır, kamu örgütünü büyütür. Kamu harcamalarını arttıracak bir süreç meydana gelir. Oysa vergiler arttıkça vergi tazyiki güçlenir, verginin ikame etkisi daha belirgin hale gelir, kayıt dışılığın rekabet bozucu etkisi ortaya çıkar. Bu olumsuz etkilerden kaçınmak ve işletmelerin vergi yükünü azaltarak vergi sonrası gelirlerini arttırmak, yatırımların marjinal etkinliğini yükseltmek ve yatırım iştahını uyarmak ekonomik büyümeyi daha liberal bir çerçevede gerçekleştirecektir.

3. Arz İktisatçıları yüksek vergilerin üretimden caydırıcı etkisine özel bir önem veriyorlar. “İnek çok sağılırsa ölür”müş! Bunun yerine, onlara göre, işletmeleri daha fazla üretim yapmaya ve yatırıma iştahlandıran bir vergi yapısı olmalıdır. Böyle olursa üretim artar, büyüyen vergi matrahı üzerinden daha fazla vergi geliri elde edilir. Zaten Laffer Eğrisi de bunu açıklıyor. Ülkede izlenen ekonomik politikaya duyulan güvene, ekonomik-siyasal konjonktüre, vergi yapısına ve vergi verme alışkanlığına bağlı olarak, toplam vergi gelirlerini maksimize eden ve büyüme hızını optimize eden bir vergi oranı vardır, bu oranın aşılması büyümeye ve toplum vergi gelirlerine zarar verir. 

4. Vergilerle emek arzı ve tasarruf eğilimi arasında yüksek bir ilişki vardır. Yüksek vergiler vergilerin ikame etkisini güçlendirir, emek arzı daralır. Aslında vergilerin gelir etkisi yaratması da mümkündür, ama bu işgücü piyasasının esnekliğine bağlıdır. Yine, yüksek vergiler tasarruf oranını düşürür. Yatırımları olumsuz etkiler. Çünkü tasarruflar azalınca ödünç verilebilir fonlar azalır, faiz oranları yükselir. Faiz oranları ile yatırımlar arasında tersine bir ilişki vardır. Bundan dolayı yüksek vergiler ekonomik büyümeyi engelleyen önemli bir faktördür. Fakat bu “yüksek vergi oranı” aritmetik bir değer değildir. Toplumun vergi alışkanlığına bağlı izafi bir değerdir.

Arz İktisadı’nı savunanlar emek arzının ve tasarruf eğiliminin arttırılmasını, piyasaların rekabetle daha esnek hale getirilmesini, kamu harcamalarının daraltılarak rasyonalleştirilmesini öneriyorlar. Açık bütçe politikasının özel harcamaları itici etkisi sebebiyle ekonomik büyümeyi hızlandırmayacağını ifade ediyorlar. Fakat, açık bütçe politikasının her zaman itici etki göstermeyebileceğini, itici etki gösterse bile, bunun kamu harcamalarının çarpan etkisinden küçük olabileceğini hesaba katmak lazım. Arz İktisatçıları ünlü Mahreçler Yasası’na inanıyor ve ekonomi politikalarının başarısıyla toplumun desteği arasındaki yüksek ilişkiye dikkat çekiyorlar.

Arz İktisatçılarına göre kamu finansman ihtiyaçlarını karşılamak için kısa vadeli amaçlarla vergilendirme ekonomiye zarar verir. Vergileri toplam ekonomik faaliyetleri maksimize edecek oranda tutabilmek için kamu düzenlemelerini arttırmamak ve kamu kesimini büyütmemek gerekir. Zaten kamu düzenlemeleri arttıkça ekonomideki esneklikleri azaltır.

Emeğin boş zaman tercihi ile vergilendirme arasında yüksek bir ilişki vardır. Çünkü vergiler yükseldikçe boş zaman tercihinin alternatif maliyeti düşer. Aynı olumsuz etkiler tasarruflar üzerinde de gerçekleşir. Tasarrufun gelecekte sağlayacağı gelir ve refah azalacağı için hane halkları bugünkü tüketimi gelecekteki tüketime tercih ederler. Yüksek vergi vermektense daha fazla tüketmek gayet rasyoneldir.

Arz İktisatçıları Keynes’in tam tersini söylüyorlar. Yani bunlar üretimin gelir ve talep yaratacağı görüşündedirler. Halbuki Keynes talebin üretim ve gelir yaratacağını savunuyordu.

Jospeh Stiglitz’e göre Arz İktisadı ahmakça bir yaklaşımdır.  

 

Arz İktisadı esasında Klasik Teori’nin 1980’lerin ekonomik şartlarında tekrarından ibarettir. Yani “her arz kendi talebini yaratır.” Paranın miktar teorisi doğrudur. Reel ücret düzeyi esnektir. İstihdam reel ücret düzeyine bağlıdır. Üretim reel ücretin ve sermaye verimliliğinin fonksiyonudur. Bu durumda toplam arz toplam talebe eşit olacak ve cari ücret düzeyinde çalışmak isteyen herkes iş bulabilecektir. Her arzın kendi talebini yarattığı ekonomide tüketime ayrılmayan gelirler yatırımda kullanılacağından ekonomi tam istihdam düzeyinde dengede olacaktır. Burada anahtar değişken vergi oranıdır. Vergi oranları tasarrufu, yatırımı ve emek arzını teşvik edecek düzeyde olmalıdır.

Bu görüşün zayıf noktası bellidir: Faktör sahipleri harcamadıkları gelirlerini illa yatırıma dönüştürmezler. Beklemeyi tercih edebilirler. Piyasa hakkındaki beklentileri böyle davranmalarını rasyonel kılabilir. Böyle olunca toplam talep toplam arzın altında kalır ve bu durumda cari ücret düzeyinde çalışmak isteyen herkes iş bulamaz. Ücretliler reel ücret düzeyindeki düşüşü kabul etseler dahi iş bulamazlar. Keynes de böyle diyordu. Ancak, ücretler esnek olursa istihdamdaki daralma nispeten sınırlı kalır. Ekonomik yavaşlama ve durgunluk dönemlerinde üreticiler gelecekte talebin artacağı beklentisine sahip olurlarsa faaliyetlerini ve istihdamı arttırırlar. O halde bu beklentileri iyileştirecek politikalar uygulamak lazım. Bu da talep yönlendirici politikalardır.

 

Tarihi geçmişine bakıldığında, Arz İktisadı’nın çıkış noktası siyasaldır. 1977’den itibaren ABD’de vergilerin önemli oranda azaltılması yoğun biçimde tartışılmaya başlamıştı. Bunu savunan Cumhuriyetçiler teorik bir gerekçe bulmak için, başta Arthur Laffer olmak üzere, bazı iktisatçı ve gazetecilerin görüşlerine tutundular. Bu görüş, esas itibariyle vergi teşvikinin ekonomik etkilerine dayanıyordu. Klasik Teori’nin “mahreçler yasası” diye bilinen her arzın kendi talebini yaratacağı varsayımı ve paranın Miktar Teorisi Arz İktisadı’nın esasını oluşturuyor. Tüketime ayrılmayan gelirler yatırımda kullanılır. Bu durumda üretim teknik imkan, sermaye ve işgücüne bağlıdır. Kısaca, bir firmanın üretimi sermaye verimliliğine ve reel ücret düzeyine bağlıdır. Böyle olunca, toplam talep toplam arza eşit olacağından, cari ücret düzeyinden çalışmaya hazır olan herkes iş bulabilecektir.

Oysa Keynes, üreticilerin üretim sürecinde ödedikleri giderlerin tümünü geri alamayacaklarını, faktör sahiplerinin bu gelirlerin bir kısmını gömüleyebileceğini ifade etmişti. Böyle olursa satış gelirleri azalacak, satılmayan mal stokları meydana gelecektir. Bu riskten kaçınmak için üreticiler bekledikleri talebe göre üretim yapacaklardır. Bu durumda toplam harcamalar daralır, işsizliği giderecek bir toplam gelir düzeyine tekabül etmez. Üreticiler piyasada genişleme beklemedikçe ücretliler ücret düşüşlerini kabul etseler dahi iş bulamazlar. Yavaşlama, durgunluk veya daralma döneminde piyasaların genişleyeceği beklentisi de kendiliğinden oluşmaz. Bu beklentiyi yaratmak lazım.

Bu iki teori arasındaki temel fark Arz İktisatçılarının firma açısını öne çıkarması, Keynesçilerin ise talep edenlerin davranışlarını öncelemesidir. Yaklaşım farkı var. Bu fark ekonomi politika önerilerini birinden diğerine değiştiriyor.

Keynesçilere göre toplam talep üzerinde etkili olacak para ve maliye araçlarını kullanmak lazım. Arz İktisatçılarına göre ise üretim maliyetlerini değiştirmek için nispi fiyatları değiştirip üretimi uyarmak gerekiyor. Bunun yöntemi işletmelerin vergi ve sosyal yüklerini azaltarak, sanki reel ücretler düşmüş gibi, üreticilerin daha fazla istihdam yaratıp daha fazla üretimde bulunmasını sağlamaktır. Fakat bunu böyle olması, girişimcilerin toplam talebin artacağını tahmin etmeleri ile ancak mümkündür. Aksi halde, maliyetleri düşse dahi, girişimciler satamayacakları mal-hizmeti üretmeyecekler, yani daha fazla üretim faktörü kullanmayacaklardır. Üreticiler piyasalardaki yavaşlama veya daralmanın vergi ve sosyal yükümlülerdeki azalmayı telafi edeceği fiyat düşüşleri beklemiyorlarsa bir olumlu etki yaratmak mümkündür. Reel ücretlerin olduğu düzeyde kalmasına sebep olan diğer fiyat hareketleri varsa Arz İktisatçılarının önerileri etkisiz olur.

Bu iki teori arasındaki fark belli: Arz talebe bağlıdır, talep arza bağlıdır. Arz İktisatçıları talebin arza bağlı olduğuna inandıkları için firmaları/üretimin desteklenmesini öneriyorlar, Keynes ise tüketimin desteklenmesini öneriyor. 

Keynes paranın miktar teorisini reddediyor. Klasik dikotomiye itiraz ediyor. Bundan dolayı sadece para politikası enflasyonu etkilemez. Ekonomik faaliyet düzeyine de bakmak lazım. Bu yaklaşıma göre enflasyon ve büyüme para politikasının hedefleridir. Nitekim ABD’de  böyle uygulanıyor. AB’de ise BCE sadece enflasyon hedefine bağlı. Bu da para ve reel sektör arasında bir dikotomi olduğu kanaatinde olduklarını gösteriyor gibi.

Teorik düzeyde Keynesçi yaklaşıma göre vergi azaltarak da, Arz İktisadı’na göre vergi indirimleri ile de ekonomik büyüme hızlandırılabilir. Fakat bu görünüşte benzerliğin arkasında temel bir fark var. Ekonominin etkilenme kanalı nedir? Soru bu. Keynesçiler vergi azaltmanın toplam talebi arttıracağını ve çoğaltan etkisiyle ekonomik faaliyetleri arttıracağını savunuyorlar. Arz İktisatçıları ise vergi indirimlerinin daha başlangıçta nispi fiyatları değiştireceğini, fiyatlara göre ücretleri değiştireceğini ve vergilerin üretim üzerindeki nihai etkilerine yol açan süreçler yaratacağını savunuyorlar. Bu etkiler, vergi teşviklerine göre, ilgili tarafların işgücü ve sermaye piyasalarına ilişkin duyarlıklarına bağlıdır.

İşgücü piyasasında işverenlerin mesela personeli için ödediği sosyal güvenlik primlerinin azaltılması istihdamı genişletir, bu da reel ücreti yükseltir, artan üretim böylece Mahreçler Yasasına uygun biçimde artan taleple karşılaşır.

 

İşverenin sosyal yükümlülüklerinin azaltılması, kamunun sosyal transferlerinin azaltılması, işsizlik tazminatlarının azaltılması işsizlerin iş arama sürelerini kısaltır. Böylece kamunun işgücü piyasasına müdahalesinin etkilerini güçlendirir. Özellikle ücret gelirleri üzerindeki vergilerin azaltılması işgücü arzını arttırır. Bu durumda çalışanların iki tür tepkileri sözkonusu olabilir. Ya verginin ikame etkisi veya gelir etkisi ile hareket ederler. Arz İktisatçıları vergi azalışının emek arzını arttıracağını kabul ediyorlar.

 

Vergi indirimi çalışanların kayıt dışı sektörden kayıtlı sektöre geçişini de arttırır.

 

Eğer verginin emek arz esnekliği yüksek ise Arz İktisatçılarının iddiaları doğru sayılabilir.

Keynesyen yaklaşıma göre para ve maliye politikası araçları adeta denge sopası gibi kullanılarak büyüme hızı, enflasyon ve istihdam arasında bir istikrar kurulabilir/kurulmalıdır. Bu istikrar noktasına otomatik olarak ulaşılmaz. Sürekli bir dengeleme faaliyeti, yani müdahale gerekir.  Arz İktisatçılarına göre ise bütçe politikası ekonomik büyümeyi hızlandırmaz, yavaşlatmaz. Olsa olsa, bütçe açığı kısa dönemde özel talebin yerine geçer. Uzun dönemde yapılması gereken ekonominin kendi kendisini düzenlemesidir. Keynes’in “uzun dönemde hepimiz öleceğiz” sözü ekonomik anlamda doğru değildir. Bunlar vergileri kullanarak nispi fiyatları değiştirmek ve üretimi-istihdamı teşvik etmek gerektiğini savunuyorlar. Firmaların vergi ve sosyal yükümlülüklerinin azaltılması ve beklentilerinin iyileştirilmesi faaliyetlerini arttırmalarını ve yeni istihdam yaratmalarını teşvik edecektir. Fakat ücret düşüşlerinin piyasadaki daralmadan kaynaklanması durumunda bu etkileşim meydana gelmez. Ücretin nispi fiyat olarak düşmesi firmaların vergi ve sosyal yükümlülüklerinin azaltılmasıyla sağlanmalıdır. Ayrıca, firmalar reel ücretteki düşüşün diğer mal-hizmet fiyatlarındaki düşüşle telafi edilmeyeceğini tahmin etmelidirler. Bu durumda firmaların vergi sonrası karlılıkları artacak ve üretimlerini arttıracaklardır. Bu etkileşimin meydana gelmesinde anahtar değişken vergi oranlarıdır.

Arz İktisadı reel ücretlerin esnekliği varsayımı üzerinden giderek analiz edilirse tutarlı sayılır. Çünkü 1990’lardan itibaren işgücü piyasaları gerçekten esnetilmiştir. Adına güvenceli esneklik dense de, çalışanların korumalı/güvenceli istihdam düzenlemelerinden yararlanma imkanları gitgide daha fazla sınırlanmakta, geçici istihdamın toplam istihdamdaki payı artmaktadır. Reel ücretlerin esnekliği bir yana, vergi oranlarının düşürülmesi salt bir politik tercih konusu değildir. Kamu bütçeleri ne kadar bağlıdır, yani politikacıların bütçe üzerinde hareket alanları ne kadardır? Toplumun mali rant beklentisi ne kadar belirleyicidir?  Sosyal güvenlik harcamalarının toplam kamu harcamalarına oranı nedir ve sosyal güvenlik gelir-gider dengesi ne durumdadır? Yerel yönetimlerin kamu kesimindeki önemi nedir? Keza, kamu girişimlerinin kamu kesimindeki payı ve finansman durumu nedir? Vergi yansıması, vergi adaleti, kayıt dışılık, büyüklüklerine göre firmaların istihdamdaki payları gibi çok sayıda değişken vergilerin nispi fiyatlar üzerindeki etkisini sınırlar. Dolayısıyla makro açıdan doğru olan Laffer Eğrisi’nden hareketle nispi fiyatları ve üretici dengesini değiştirip istihdamı ve üretimi arttırmak pek kolay görünmüyor.

Arz İktisatçıları paranın bir ekonomi politikası aracı olmadığını, sadece fiyatlar genel düzeyini yükselteceğini ifade ediyorlar. Bu bakımdan Klasiklerden farkları yok. Enflasyonu parasal bir olgu sayıyorlar. Monetaristlerle de koşutlukları var. Ancak, bir kısım Arz İktisatçıları enflasyonu verim düşüklüğüne ve yüksek vergilendirmeye bağlıyorlar. Verim düşük gerçekleşirse reel ücret yüksek olur. Ücretler maliyet unsuru olarak fiyatlar içerisinde içerilebilir. Keza, yüksek vergiler düşük verime sebep olursa enflasyon gelişebilir.  Ancak enflasyonu böyle reel ücret ve verimlilik ilişkileri ile açıklamak Arz İktisadı’nın temel varsayımlarına uymuyor.

Para arzı ile enflasyon arasında doğrudan ve kesin bir ilişki ancak arz esnekliğinin zayıf ve ekonomik faaliyet düzeyinin tam istihdama yakın olduğu durumda kurulabilir. Aksi halde, para arzı ile enflasyon arasında doğrudan bir ilişki kurabilmek için, faiz oranlarının/kredilerin satın alma kararlarını değiştirmediğini ve beklentilerin ekonomik faaliyetler üzerinde hiçbir etkisi olmadığını varsaymak gerekir. Fakat, para politikasındaki yanlışlar ve rasyonel beklentiler de elbette enflasyona yol açar.

Keynesyen yaklaşımda vergi indirimleri toplam talebi arttırarak ekonomik büyümeyi olumlu etkiler. Arz İktisatçılarının Keynes’ten farkı, bunların vergi oranları düşürüldüğünde nispi fiyatların değişeceğini ve üretim-istihdam artışının mikro ilişkiler sonucu gerçekleşeceğini savunmalarıdır. Değişecek olan nispi fiyatlar vergi sonrası ücretler ve kârlardır. Beklenen etkilerin meydana gelmesi ise emek ve üretim arz esnekliğine bağlıdır. Azalan vergiler emek arzını arttıracak, artan kârlar üretimi-istihdamı arttıracak, böylece artan gelirler talebi arttıracak; Arz İktisatçılarının iddiası budur.

Verginin gelir ve ikame etkilerinin vergi artarken ve azalırken nasıl ortaya çıkacağı gelir/boş zaman tercihine bağlıdır. Refah toplumlarında ikame etkisinin daha güçlü olacağı düşünülebilir. Fakat Arz İktisatçıları verginin gelir etkisinin daha güçlü olacağını varsayıyorlar. Eğer böyle olursa, ücretler üzerinden alınan gelir vergileri azaltıldığında emek arzı artar. Sosyal yükümlülükleri azaltıldığında işverenlerin istihdam yaratma imkanları güçlenir. Arz fonksiyonundaki maliyet değişkeni üzerinden bu etki gerçekleşebilir. Böylece, daha fazla istihdam, daha fazla ekonomik faaliyet ve üretim, daha yüksek gelir…ilişkisi gerçekleşir.

Vergi indiriminin etkili olması ekonomik ajanların vergi alışkanlığına, vergi kayıp ve kaçaklarının düşük olmasına bağlıdır. Kayıt dışılığın yüksek ve istihdamdaki payı bakımından küçük-orta boy işletmelerin önemli olduğu ülkelerde vergi indirimlerinin bir ekonomi politikasının anahtar değişkeni olması pek mümkün görünmüyor. Çünkü vergi indirimlerinin etkili olması firmaların mikro düzeyde karar esnekliklerinin yüksek olmasına bağlıdır.

Esasında Arz İktisatçılarının tüm önerileri özel tasarrufların kamu tasarruflarından daha etkin kullanılacağına dair bir varsayım içermektedir. Bu da doğruluğu-yanlışlığı asla ispatlanamayacak bir varsayımdır. Çünkü kamu ekonomik faaliyetlerinin etkinliğini ölçmek çoğu zaman sübjektif unsurlar içerir.

Vergi indirimlerinin antikonjonktürel etkisini ihtiyatla karşılamak lazım. Çünkü, yatırımcılar gelecekte piyasaların genişleyeceğini ve daha fazla kazanacaklarını tahmin etmedikleri sürece, nispî fiyatlar değişse ve faizler düşük olsa bile, tasarrufları yatırıma dönüştürmezler. 2008 krizinden sonra Avrupa’da gözlemlenen özel yatırım yetersizliği böyledir. Bir yatırım kararı salt faiz düzeyine değil, aynı zamanda yatırımların marjinal etkinliğine, yani tahmin edilen karlılığa bağlıdır. Ama, burada sanayi yatırımlarını ve tamamlayıcı yatırımları diğerlerinden farklı düşünmek mümkündür. Çünkü bu yatırımlarda uzun vadeli beklentiler konjonktürel beklentilerden daha önemli olabilir.

Arz iktisatçıları piyasalarda rekabetin geliştirilmesi  için kuralsızlaştırmayı  öneriyorlar. Kuralsızlaştırma rekabeti arttıracak, artan rekabet firmalarda maliyet etkinliği yaratacak, kâr marjları değişecek, firmaların yatırım iştahı ve ekonomik faaliyetler artacak, sonuçta üretim artacak, artan üretim üzerinden vergi gelirleri artacaktır.

Arz İktisadı 2008 krizi açısından değerlendirilirse, AB Komisyonu Arz İktisatçılarının önerilerinin ekonomiyi canlandırmaya yeteceği görüşünde değil. AB’deki ortalama vergi oranlarının yükseltildiğinde toplam vergi gelirlerini azaltacak düzeyde olduğu belirtilmektedir. Bu oranlardan vergi indirimi etkili olabilir. Ancak indirime karşı mal-hizmet arzının ve emek arzının esnek olması lazım. Vergi oranları üzerinden bir politika belirlemek için önce bu esneklik var mı yok mu, bunun belirlenmesi lazım.

Vergi indiriminin kamu dengesi üzerindeki etkisi önemlidir. Burada konjonktürel açıdan önemli olan, vergi indiriminden dolayı kamu gelirlerindeki geçici azalmayı kamu harcamalarında kısıtlama ile üst üste getirmektir. Aksi halde önemli bir kamu açığı ve sonucunda konjonktürel dengesizlik meydana gelebilir. Nitekim 1981’de ABD’de enflasyonla mücadele için parasal sıkılaştırma ve vergi indirimleri eşanlı uygulandı. Vergiler indirilirken faizler yükseltildi. Böylece kamu harcamalarındaki daralma ve para politikasındaki sıkılaştırma enflasyona karşı kullanıldı. Fakat bu arada vergi indirimleri beklenen etkiyi yaratmadığı için, ekonomik faaliyetlerdeki yavaşlama kamu gelirlerini azalttı. Meydana gelen bütçe açığı hükümetin vergileri yeniden yükseltmesi gereğini doğurdu. 1 yıllık arada hükümet önce vergileri indirdi, sonra yükseltti.

Fransa’da 2013’te katma değer vergisi artışı ve kamu harcamalarında daraltma ile finanse edilen vergi indirimleri yapılarak işletmelerin rekabet gücü ve istihdam yaratma kapasiteleri arttırılmaya çalışıldı. İstihdamın artması bekleniyordu. Fakat öyle olmadı. 2014’te büyüme yavaşladı. Çünkü hanehalkı tüketimi azalmış, buna mukabil işletmeler ise sağlanan desteklerden pek etkilenmemişlerdi. Bu desteklerin etkileri 2017’ye doğru kendisini gösterdi. İşletmelerin kar marjları yükseldi. Bu tarihten itibaren konjonktür yükseliyor, işsizlik yavaş yavaş azalıyor. Fakat işletmeler kar marjları yükselmesine rağmen dışarıda pazar kaybediyorlar.

François Hollande döneminde yapılan bu vergi indirimlerinden sonra, 2015-2020 arasında ilave indirimlere gidilecekti. Ancak sağlanan indirimler işletmelerin yatırım iştahını ve üretimlerini pek arttırmadı.  Bu örnekten çıkan sonuç şudur: Eğer yatırımdan ve istihdamdan caydıracak ağır vergi ve prim yükümlülükleri varsa indirimler etkili olabilir. Bunun için de ekonomide rekabet düzeyi yüksek olmalıdır. Çünkü indirimlerin etkili olması için gerekli esneklik ancak rekabetçi ekonomilerde olabilir.

İşgücü maliyetini azaltmaya yönelik arz politikasının amacı yatırımları, AR-GE’yi ve ihracatı arttırmaktı. Ama  bu alanlarda gözlemlenebilir etkiler yaratmadı. Bu tür önlemler etkilerini orta vadede gösterir. 

Fransız ekonomisine işletme düzeyinde bakıldığında, sınai işletmelerin %20’den bile az bir oranı istedikleri halde üretimlerini arttıramadıklarını belirtmişlerdi. Bu sınai işletmelerden %40’ı yanlış pazarlar seçtiklerini ifade ettiler. İşletmeler zaten %80 kapasite ile çalışıyordu. Bu durumda, Arz İktisatçılarının teşvik önerileri pek de işe yaramayacak gibi görünüyor. İşletmeler ne yeni yatırım yapmaya, ne de ilave üretimde bulunmaya yönelmiyorlar. Bu örnekten çıkan sonuç yine aynı: Eğer yatırımdan ve istihdamdan caydıracak ağır yükümlülükler varsa vergi ve benzer teşvikler etkili olabilir. Fransa’daki araştırma bazı işletmelerin yenilik ve kalite bakımından yetersizliği sebebi ile rekabet gücünün olmadığını da gösterdi. Demek ki, Arz İktisadı’nın iyi bir uygulaması yüksek rekabet düzeyine sahip bir ekonomide gerçekleştirilebilir.

2014-2016 arasında işletmelere 40 milyar euroluk vergi indirimi sağlandı, istihdam biraz kımıldanır gibi oldu. Fakat işsizlik eğrisini tersine çevirecek kadar değil. Vergi indirimleri ile maliyetlerin düşmesi kar marjlarını yükseltti. İşletmelerin yatırımları arttı. Ama bu artış da yetersiz görülüyor. Temmuz 2014-Temmuz 2016 arasında işletmelerin bankalardan kullandığı yatırım kredisi hızla arttı. Buradan çıkarılabilecek sonuç açıktır: İşletmeler yatırım kararlarını faiz oranlarına bakarak veriyorlar. Bu da Keynes’in yatırım fonksiyonunu doğrulamaktadır: I=f(i) Aynı dönemde işletmelerin finansal durumları iyileşmesine rağmen, iflas sayısı krizin en yoğun olduğu 2009 yılı düzeylerine yakın gerçekleşti. İflasların %25’i ödeme gecikmeleri sebebiyle meydana geldi. Oluşan bu etkilere göre, kar marjlarının vergi indirimleri sebebiyle artması işletmelerin kararları üzerinde pek az etki göstermektedir, bu açık. Ayrıca, Avrupa Merkez Bankası’nın (BCE’nin) negatif faiz kararına rağmen, işletmelerin ihtiyatlı hareket ettikleri görülmektedir. Burada beklentilerin belirleyici olduğunu hesaba katmak gerekiyor.

Maliyetlerin düşürülmesi ve kârların arttırılması önemlidir. Ancak, işletmelerin yatırım-üretim faaliyetlerinin teşvikinde salt vergilerin düşürülmesi ve/veya düşük faizli kredi gibi değişkenlerin kullanılması yeterli olmaz. Üretici ve yatırımcıların beklentileri iyileştirilmeden ekonomik faaliyetlerin arttırılması mümkün görünmüyor. 

Eğer işletmeler yatırım yapmakta ikircikli/ihtiyatlı davranıyorlarsa bunun çok sayıda sebebinden söz etmek mümkündür. En başta, işletmelerin politika değişikliklerine uyum kabiliyetleri önemlidir. Geleceğe ilişkin belirsizlikler, vergi değişiklikleri, sıkı ve kuralcı düzenlemeler, politika değişiklik ihtimali ve talep yetersizliği yatırım-üretim artışını engelleyebilir. Mesela sosyal demokrat muhalefetin güçlü bir iktidar adayı olduğu şartlarda, liberal iktidarın Arz İktisadı benzeri bir politika uygulaması siyasal açıdan risklidir. Dış ticaret durumu da önemlidir. Dış ticaret ilişkilerinin kamu harcamalarıyla desteklenmeyi ivedi bir ihtiyaç haline getirdiği konjonktürde de Arz İktisadı’nın uygulanması mümkün değildir. Buradan çıkacak sonuç açıktır: Yatırım ortamının çok sayıda faktör dikkate alınarak iyileştirilmesi lazım.

Vergi oranları arzı arttırmak için tek başına anahtar değişken olarak yetersiz görünüyor. Eğitim, AR-GE, teknik altyapı gibi üretimi destekleyecek ortamın iyileştirilmesi bir bütün olarak değerlendirilmelidir. 

Bazen konjonktürel zorluklar teorik analizleri aşıyor. 2008 krizinden sonra AB’de hızlandırıcı politikalar yoğun biçimde tartışıldı. Özellikle sendikalar sıkı maliye politikasına karşı çıktılar. AB yetkilileri de hızlandırıcı politikalar önerdiler. Maastrich kriterleri geçici olarak askıya alındı. Ancak, AB ülkelerinde kamu borçları zaten yüksekti, daha fazla bozulmasının riskinden kaçınmak için, AB yeniden sıkı maliye politikasına yöneldi.

Arz İktisatçıları tasarruflar üzerindeki vergiler azaltılırsa vergi sonrası tasarrufların randımanı artmış olacağından tasarrufların da artacağı görüşündedirler. Tasarruflar artarsa banka kredileri ucuzlar, yatırımlar artar. Bu etki dağıtılmayan karlar üzerindeki vergiler ve amortisman üzerinden de yaratılabilir. Vergi teşviklerinin yatırımları kolaylaştıracak esnek düzenlemelerle birlikte yapılması önerilmektedir. Böylece, tasarrufu destekleyen düzenlemelerle sadece sermaye stoku artmaz, aynı zamanda üretim fonksiyonu üzerinden işgücü verimliliği de artar. Artan üretim Mahreçler Yasası ile toplam talep artışı sağlar.

Burada Arz İktisatçılarının vergi teşviklerinin tasarruf üzerindeki etkisini fazla önemsedikleri savunulabilir. Çünkü özel tasarruflardaki artış kamu tasarruflarındaki azalışla dengelenebilecektir. Böyle olmaması için, özel tasarrufların getirisine göre esnekliği vergi teşvik düzenlemesinden önceki duruma göre daha yüksek olmalıdır. Ayrıca, tasarruflar doğrudan doğruya yatırıma dönüştürülmeyebilir. Keynesçiler böyle görüyor. Çünkü yatırım sırf tasarruf imkanına ve yatırım maliyetine bağlı değildir. Gelecekteki talebe ve artan üretimin maliyetindeki değişmelere de bağlıdır. Yani yatırımların marjinal etkinliği yatırımın temel belirleyicisidir. Konjonktürün zayıf dönemlerinde, yatırımcı yatırım imkanına sahip olsa ve maliyetlerin düşeceğini bekliyor olsa dahi, yatırım yapmayabilir. 2008 krizinden sonra Avrupa’da gözlemlenen özel yatırım yetersizliği böyledir. Ama, burada sanayi yatırımlarını ve tamamlayıcı yatırımları diğerlerinden farklı düşünmek mümkündür. Çünkü bu yatırımlarda uzun vadeli beklentiler konjonktürel beklentilerden daha önemli olabilir.

Arz İktisatçılarının önerileri arasında kuralsızlaştırma da var.  Kuralsızlaştırma rekabet yoluyla maliyetlerin düşmesini ve kâr marjları yeniden belirlendiğinden yatırımların uyarılmasını sağlayacaktır. Bu sadece ekonomik faaliyetleri arttırmayacak, aynı zamanda kamu vergi gelirlerini de arttıracaktır.

AB Komisyonu bu politik önerilerin ekonomiyi canlandırmaya ve işsizliği emmeye yetmeyeceği görüşünde. Bundan dolayı, tedirgin olduğu işsizlik sorununu çözmek için yatırımları hızlandıracak bir program öneriyor. AB arzı arttırmak için vergi indiriminden ziyade altyapı yatırımlarını, AR-GE’yi, kamu garantilerini ve sektörel sübvansiyonlar uygulamayı, eğitimi ve mesleki eğitimini desteklemeyi tercih ediyor.

AB’de ortalama vergi oranlarının vergi gelirlerini azaltan aşamada olduğu ifade ediliyor. Vergi oranlarında indirimin amacına ulaşması için ücretlilerin vergi sonrası reel gelirdeki değişime karşı duyarlığının yüksek olması lazım. Keza, işletmelerin vergi sonrası sermaye gelirleri konusunda çok duyarlı olmaları lazım. Bu esneklik var mı yok mu, henüz bu çalışma yapılmadı.

Laffer Eğrisi’ndeki optimum vergi oranı ülkeye ve şartlara göre değişir. Bunun rakam olarak belirlenmesi pek mümkün görünmüyor. Fakat, kayıt dışılık ve sermaye kaçışı aşırı vergi baskısının bir göstergesi kabul ediliyor. Ancak bunu ölçmek de zor.

Arz İktisadı’nın vergi indirimini esas alan ve kuralsızlaştırmayla rekabetin genişletilmesini öngören önerileri ne uzun dönemli, ne de konjonktürel bir politika içeriğini doldurmaz. Kamu açıklarının yüksek olduğu ülkelerde vergi indirimini esas alan bir politika uygulamak pek mümkün görünmüyor. Bu nitelikte bir politika vergi yükü yüksek, kamu finansmanı sağlam, borçluluk oranı gayet düşük bir ülkede, ekonomik yavaşlama konjonktüründe uygulanırsa hızlandırıcı etkisi güçlü olabilir. Fakat, bütüncül bir politika önerisi olarak değerlendirilmesi için yenilikçiliği, girişimciliği ve AR-GE’yi önceleyen programlar da gereklidir. Üretim teşvikinin yanı sıra talep de desteklenmelidir. Böyle yapılırsa, üretici ve yatırımcıların beklentileri iyileştirilip daha fazla üretim ve yatırım yapmaları sağlanabilir.

Politik olarak, vergi teşviklerini ve kuralsızlaştırmayı esas alan öneriler sanayileşmiş ülkelerde gerçek bir arz politikası oluşturma konusunda son derece sınırlanmıştır. Bu politika, sadece maliyetleri değil, yenilikçilik ve araştırmayı destekleyerek rekabeti de iyileştirmelidir. Arzı etkilemeye yönelik ve bununla sınırlı bir politika zayıf bir etki gösterir. Bilhassa şimdi maliyetlerden ziyade, istihdam yaratma problemi yaşayan yavaşlama sürecindeki Avrupa ekonomilerinde bu böyledir. Girişimcileri etkilemek için arzı ve talebi birlikte teşvik edecek politikalar uygulanmalıdır. Böylece, maliyetleri ile birlikte beklentileri de değiştirilebilen üreticiler üretimlerini ve istihdamlarını arttırırlar.

AB Komisyonu’nun önerdiği politikada biraz buna benziyor. Stratejik sektörlere yatırımlar üzerinden toplam talep artışı ve çarpan etkisinden yararlanmayı ve rekabeti güçlendirmeyi hedefliyor. Fakat bu politika henüz ölçülebilir sonuçlar vermedi. Çünkü uyarıcı önlemler zayıf, sermayenin marjinal etkinliğine ilişkin olarak yatırımcıların beklentilerini değiştirmeye yönelik etkisi henüz belirsiz.

Fransa’da François Hollande’ın başkanlığı döneminde uygulana Arz İktisadı niteliğindeki politika şöyle özetlenebilir: Vergi indirimi yapılarak işgücü maliyeti düşürüldü. Bundan amaç özel yatırımların-üretimin arttırılmasını, işletmelerin dış ticarette rekabet güçlerinin arttırılmasını ve AR-GE’nin geliştirilmesini sağlamaktı. Fakat yatırım ve istihdam beklendiği kadar artmadı, işsizlik biraz azalsa da belirgin bir iyileşme olmadı, dış ticaret açığı azalmadı, aksine arttı. İzlenen bazı politikalar bu sonuca yol açtı. Önce, dış ticarette rekabete en hazır sektörler düzeyinde bir öncelik uygulanmadı. İkincisi, kamu desteğinden yararlanan firmalar faaliyetlerini iyileştirmediklerinde hiçbir yaptırım uygulanmadı. Üçüncü olarak, işletmelere sağlanan destek kamu harcamalarında daralma ile finanse edildiği için iç talep daraldı. Bu daralma eğitim, sağlık, AR-GE, adalet, çevre gibi kamu hizmetlerinin kalitesinde bozulma riski yarattı. Bunlar ise işletmelerin dış rekabeti açısından vazgeçilmez hizmetlerdir.  İşletmelerin yatırım iştahı zayıfladı. Dördüncüsü, dış ticaret desteklerini rakip ülkeler de sağladığı için Fransa lehine bir değişme olmadı. Arz politikası çerçevesinde Fransa’da işletmelere sağlanan desteklerin etkileri 2017’ye doğru kendisini gösterdi.

Buraya kadar yapılan analizlerden sonra bir sonuca gitmek mümkündür: Arz İktisadı antikonjonktürel bir politikaya temel teşkil edecek bir teori niteliğinde görünmüyor. Fakat, belirli ve olumlu şartların birlikte gerçekleştiği bir büyüme konjonktüründe, vergi indirimi yaparak işgücü maliyetini düşürmek, işletmelerin kar marjlarını arttırmak, böylece sürdürülebilir ve potansiyel büyüme oranını yükseltmek mümkündür. Böyle olursa istihdamı ve işletmelerin dış rekabet güçlerini arttırma imkanı vardır. Dahası, neo-liberal iktisatçıların devletin küçültülmesine ve özel sektörün gelirlerini kamudan daha rasyonel kullanacağına ilişkin görüşü de uygulamaya geçirilmiş olur. Uzun dönemde daha rekabetçi bir piyasa ekonomisine uygun bir düzenleme yapılmış olur.

 

 

ORDO-LİBERAL TEORİ

İktisatçılar ve diğer ilgili çevreler para ve maliye politikası araçlarının etkilerini değişik ekonomik yapılarda, değişik konjonktürlerde ve değişik politika bileşenleri içerisinde gerçekleşen uygulamalardan hareketle, çeşitlenen deneyimlerle öğreniyor ve uygulamadan elde edilen sonuçlara göre yeni teorik çerçeveler geliştiriyorlar. Ordo-liberalizm de bu teorilerden birisidir.

2.Dünya Savaşı öncesi dönem iktisatçılar ve politikacılar için çok öğretici bir dönemdir. Ekonomik krizler, baskıcı rejimler, liberal uygulamalara karşı güçlenen tepkiler yeni bir dünya için büyük bir problem alanı oluşturmuştu. Ekonominin bir bilim alanı olduğunu reddedenler, ekonomiyle ideolojiyi aynı şey sananlar, liberalizmle diktatoryal yönetimler arasında sıkı ilişkiler kuranlar bir yanda, bir yanda da dönemin ekonomik sorunlarına uygulanabilir çözümler bulmaya, araçlar geliştirmeye ve ekonomik teorilerin gerçekle ilişkisini güçlendirmeye çalışanlar vardı. Bankacılık krizi ilk kez meydana gelmiş, para politikası araçları işe yaramaz olmuş, altın para rejimi çökmüş, döviz kuru sorunları ortaya çıkmıştı. Bu dönemde açıklama ve tutarlılık gücü yüksek teorilerin pek şansı yoktu. Konjonktürel çözüm önerileri daha baskın geldi. Bu sebeple Keynes, kapalı ekonomi varsayımı altında, kısa dönemde eksik istihdam dengesinin teorisini yapınca, ekonomik alanda bir tür turnike uygulaması gerçekleştirildi. Hızlı kanama önlendi, sonuç alındı. 2.Dünya Savaşı ertesinde 70’li yılların sonuna kadar uygulanan müdahaleci politikalar başarılı oldu. 1950’lerin Almanya’sında uygulanmaya başlanan Ordo-liberalizm de, konjonktüre tam uygun bir politika önerdiği için, Almanya’da güçlü bir kabul gördü ve gitgide AB yapılanmasının ekonomik felsefesini oluşturdu, kurumsallaşmasının temelini oluşturdu.  

1930’larda bazı iktisatçılara göre ekonomik liberalizm eşitsizliğe yol açan bir rekabet düzeniydi. Rekabeti yok ediyor, gelir adaletini bozuyordu. O halde eşitleyici bir diktatör gerekiyordu. Bu ise dikta rejimlerine onay yaratan düşünceydi. Nazileri güçlendiriyordu.

20.yy başlarında geliştirilen Chartaliste Teori’ye göre paranın kendisine ait bir değeri yoktu. Bunlar tarihi ve kurumsal varlığından bağımsız bir para teorisi olamayacağını savunuyorlardı. Böyle olduğuna göre, para, ekonomik ve politik amaçlarla kullanılabilirdi. O dönemde Almanya’da geliştirilen teorilerin birikimli etkisi diktatoryal rejimler yaratacak ve/veya bu rejimleri güçlendirecek doğrultuda gelişiyordu. Mesela Alman Tarihçi Okul taraftarları Knapp’ın etkisini güçlendirmişlerdi. Bu görüşler Nazilere gerekçe sağlıyordu.

 

Ordo-liberal Teori liberalizm ile diktatoryal yönetim arasında bu tür belirleyici bir ilişki kuranların ideolojik eleştirilerine ve 1920-30’ların krizlerine çözüm bulamayan teorilerine karşı geliştirildi. Antikapitalist ve anti liberal eleştiriler bir yana bırakıldı, Almanya’yı altüst eden ekonomik ve sosyal sarsıntıların önlenmesine yoğunlaşıldı. İyi kurgulanmış bir liberalizmin ekonomik ve sosyal açıdan düzen yaratıcı olduğu savunuldu. O yıllarda radikal liberalizm 1929 krizinin sorumlusu sayılıyordu ve kapitalist sisteme güven büyük ölçüde sarsılmıştı. Yine, o tarihlerde Almanya ekonomik-sosyal sarsıntılar içerisindeydi. Ordo-liberal Teori için liberalizm ve kapitalizm karşıtlığı odak noktası olarak alınmadı, iyi bir düzenleme ile rekabetçi bir piyasa ekonomisinin nasıl yaratılabileceğine yoğunlaşıldı. Düzenlenmiş bir liberalizm olabileceği savunuluyor ve bu amaçlanıyordu.

 

 

Fiyatların ve ücretlerin esnek olduğu ekonomi, minimum devlet, kurumsal yapıda serbest piyasanın iyi işlemesini garanti eden hukuki ve güçlü düzenleme bu teorideki temel öneridir. Anlaşma, tekelleşme, piyasaya girişi kısıtlama gibi engelleri kaldıran çerçeve oluşturulduktan sonra, devlet ekonominin işlemesine mümkün olan en alt düzeyde müdahale etmelidir.

Bu teoride devlet belirleyici rolünü koruyor. Devlet ekonomik yapıyı kurmalı, kurumsal çerçeveyi oluşturmalı, ekonomi bu düzen içerisinde işlemeli. Fakat devlet ekonomik mekanizmanın işleyişini bizzat yönetmemeli. Devlet hakem olmalı. Kuralları koymalı, uygulamasını gözetmeli. Kartellerle mücadele etmeli, sağlıklı bir rekabet ortamı oluşturmalı, ekonomik faaliyetleri desteklemeli. Devlet bunları gerçekleştiren bir teknik aygıt olmalıdır.

Uzlaşmazlık ekonomik ve siyasal liberalizmi birlikte gerçekleştirmekte meydana geliyordu. Ekonomik liberalizm tekelci yapılanmaya yol açıyor, siyasal liberalizm ise tekelci liberalizmin yarattığı eşitsizliği büyütüyordu. Yani liberalizm, adeta, kendi kendisini tahrip ediyordu. Diğer yandan, planlı-müdahaleci bir ekonomi politikası piyasanın serbest oluşmasını engelliyordu. Oysa rekabetçi bir piyasa ekonomisi yaratmak belirleyici amaç olmalıydı. İyi bir düzenleme ile liberal bir ekonomi gerçekleştirilebilirdi. Ordo-liberal Teori işte bunu savunuyordu. Bu yaklaşım doğal düzen olarak değil ama, oluşturulmuş/düzenlenmiş bir piyasa kavramını yansıtıyordu. Amacı etkili ve dengeli bir piyasa ekonomisi yaratmaktı. Ludvig Erhard’ın sözleri ile “daha serbest, ama daha sosyal” bir ekonomi öngörüyordu.

Serbest piyasalardaki tekelci yapılanmaların sebebi konusunda neo-liberaller arasında 3 farklı görüş var: Bunlardan bir kısmı devlet müdahalelerinin liberal işleyişi bozarak tekelleşmeye yol açtığını savunuyorlar. Bir diğer görüşe göre, tersine, devlet tekel oluşumuna karşı en önemli aktördür. Başka bir grup ise tekelleşmeyi sistemin işleyişinin olağan sonucu sayıyorlar; faydalı ve gelişmeyi destekleyen bir yapı olarak görüyorlar.

Aslında rekabetçi bir piyasa ekonomisi yaratmak için toplumcu bir kültür yaratmak ve faizi yasaklamak yeterlidir. Ama Batı kültürü bu iki hususta da çıkmazdadır. Homoeconomicus (çıkarcı insan) varsayımı ve faizin bir faktör fiyatı olarak varlığının tartışma konusu dahi yapılamaması kapitalizmi başedilmez problemlerle karşı karşıya getirmektedir. Batı kültüründe faizin tartışılması dahi rasyonaliteye aykırıdır.

Ordo-liberallere göre rekabetçi bir ekonomik düzen kurulması ekonomik mekanizmanın iyi işlemesi için yeterlidir. Politikayı ön plana almayan bir ekonomik düzen kurmak mümkündür. Bunlar liberalizme karşı çıkarken tekelci oluşumları rekabetçi piyasadan temel sapma noktası saydılar. Bir tür “piyasa demokrasisi”nin herkes için piyasaya ulaşma eşitliğini garanti edeceğini ifade ediyorlar. Planlı ve müdahaleci bir ekonomi ülkeyi zorunlu olarak diktaya götürür. Ekonomik ve siyasal liberalizm arasında güçlü bir ilişki vardır. Tekelciliğe ve gelir dağılımı eşitsizliğine yol açıyorlar. Piyasa ekonomisinin işleyişi rekabetçi düzenlemelerle ve hukuki yaptırımlarla güvenceye alınmalıdır.

Ordo-liberalizm kapitalizm ile sosyalizm arasında bir üçüncü yol değildir. Yoğun çıkar gruplarının dayatmasına, Keynesyen teorilere ve himayeci politikalara karşıdır. Toplumcu bir liberalizmdir. 1950’lerdeki piyasa ekonomisine dönüşü Ordo-liberaller hazırladı, Alman ekonomisi sosyal piyasa ekonomisi niteliği kazandı. Bu dönemde sosyal piyasa ekonomisi yaygın sosyal koruma sağlayan refah devleti ve ekonomik liberalizmin esaslarına dönüş arasında gitti geldi. Yine de, sonraki onyıllarda bu ekonomik yapı Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve yeniden birleşme, küreselleşme, finansal kriz ve potansiyel göç krizi gibi dışsal şoklara karşı uygun karşılıkların verilmesini mümkün kıldı.

Ordo-liberal kültür sosyal partnerlikle tamamlandı. Ordo-liberalizm’in sosyal partnerlik görüşüne karşı olan Ordo-liberaller de var.

Ordo-liberaller yoğun çıkar gruplarının baskılarına, müdahaleciliğe ve korumacı politikalara karşı çıkmaktadırlar. Çünkü bunlar piyasanın rekabetçi biçimde oluşmasına zarar verir. 1920’lerde Almanya’da Nazizm güçleniyor, ekonomik kriz hiper enflasyon ortamında toplumu sarsıyor, yüksek enflasyon tekelci yapıları güçlendiriyordu. Bu yıllarda radikal liberalizm 20.yy büyük ekonomik krizinin sorumlusu sayılıyordu.

 

Alman Ordo-liberalizmi 1920’li yılların sonunda Weimar Cumhuriyeti’nin çöktüğü, ekonomik kriz yaşandığı ve Nazizm’in yükseldiği ortamda güç kazandı. Bu gelişmelerin etkisiyle Ordo-liberalizm parasal istikrara özel bir özen, ekonomik gücün tekelleşmesinden korku, popülizmi güçlendiren kitle eylemlerine karşı güvensizlik gibi karakteristik özelliklerini korudu. Bu determinantlar hiper enflasyon ve tekellerle konzernlerin (grupların) çoğalmasından dolayı meydana gelmiş paradigmalar idi.

Bu ortamda parasal istikrarı, rekabetçiliği ve popülizme karşı politikaları savunan Ordo-liberalizm teorik paradigmalarını geliştirdi: Devlet mal-hizmet üretmez, gelir dağılımını düzenlemez, ekonomik istikrarı sağlamaya dahi çalışmaz.

Ordo-liberalizm 1950’lerde uygulandı. Bir politika aracı olarak para sıkı kurallara bağlandı, para politikası ve enflasyonun kontrolü merkez bankasına bırakıldı. Rekabeti engelleyen bütünleşmeleri ve piyasaya giriş engellerini önleyecek düzenlemeler yapıldı. Bu teorinin uygulanmasında Ludvig Erhard figürü önemlidir. Ludvig Erhard 1949’da Batı Almanya Ekonomi Bakanı oldu. 1963’e kadar bu görevde kaldı. Alman mucizesi bu dönemde yaratıldı. Alman ekonomisinin güçlenmesi konusunda Ludvig Erhard’ın politikasının liberal karakterini reddedenler de vardır. Bunlar Alman mucizesinde teorik doğruluktan daha fazla, uygulama ustalığı olduğunu savunuyorlar. Alman politik otoriteleri pasif bir zihniyete sahip değillerdi; harekete geçtiler ve ekonomiye müdahale ettiler. Ordo-liberalizm aşama aşama ekonomik ve politik seçkinlerin kültürü ile bütünleşti.

 

Ludvig Gerhard’ın yönetimindeki bu sosyal piyasa ekonomisi bazı müdahaleci unsurları korudu. Sosyal koruma, gelir vergisi, sosyal konut, sanayide kamu faaliyeti gibi. Fakat millileştirme yapmadı, serbest dış ticareti savundu, bireysel sorumluluğu öne çıkardı, doğrultuyu değiştirme şüphesi bulunan konjonktürel politikaları dışladı.  

Ordo-liberalizm, Ludvig Erhard’ın başarılı uygulamasından kazandığı itibarla, Alman Hristiyan Demokrat politikacıların güçlü paradigmasını oluşturdu. Alman markı 1948’de yaratıldı. 1957’de Alman merkez bankası (Bundesbank) kuruldu. 19 Temmuz 1957’de çıkarılan yasa dikey yoğunlaşmaları ve tekelleşmeyi yasaklıyor, Federal Kartel Ofisi kurulmasını öngörüyordu. Yasaya sanayiciler karşı çıktılar ve uzun süre mücadele ettiler. Buna mukabil yasayı sosyalistler ve sendikalar desteklediler. Başarılı bir uygulama dönemi Ordo-liberal Teori üzerinden liberalizmin yeniden tartışılmasına ortam hazırladı. 70’li yıllarda Monetarizm’in, 80’li yıllarda neo-liberal paydalı teorilerin yeniden revaç bulmasında bu başarının etkili olduğunu düşünmek mümkün görünüyor.

 

Ordo-liberalizm etkisini üniversite ve ekonomik alana, hatta politik alana doğru genişletti. Sosyal demokratlar 1966’da yeniden iktidara geldiğinde melez bir müdahalecilik uygulayarak Ordo-liberal prensipleri korudular. Fakat 1998’de iktidara gelen sosyal demokrat Gerhard Schröder Almanya’nın birleşmesinin sonuçlarını sindirmek için Ordo-liberal politikaları ihtiyatla uyguladı. İhtiyat gösterdiği alanlar işgücü piyasalarının kuralsızlaştırılması ve sosyal politikaların kökten değiştirilmesi idi.

 

Ordo-liberalizm bir açıdan Almanların kültürel hususiyeti oldu. Uzun yıllar başbakanlık yapan Helmut Kohl “Mark bizim bayrağımızdır. Savaş sonrası yeniden yapılanmamızın temelidir. Ulusal övüncümüzde esas paya sahiptir. Ondan daha önemli başka bir şeye sahip değiliz.” diyor. Angela Merkel de Mark hakkında “esasları vazgeçilmez” diyor. Bu durum Alman toplumu için Ordo-liberalizm’i merkezi bir politika haline getirdi. Yine de bazı Alman solcular Ordo-liberalizm’in liberalizme karşıt bir müdahaleci sistem olduğunu savunuyorlar, patronlar ise Ordo-liberalizm’i sıkı sıkıya liberal piyasa ekonomisine dönüştürüyorlar.

2.Dünya Savaşı sonrasındaki toplumsal beklentiler kamunun sosyal transfer harcamalarını arttırmasını gerektiriyordu. “30 parlak yıl”ın hızlı büyüme şartlarında sosyal korumaların arttırılması da kolaylaşıyordu. Ancak bu durum Ordo-liberal Teori’nin sınırlarını zorluyordu. Böylece ekonomi sosyal piyasa ekonomisi niteliği kazandı. Yine de, bu teorinin uygulanması 90’lı yıllardaki Almanya’nın ekonomik sorunlarına uygun çözümler yaratılmasını mümkün kıldı.

Sosyal piyasa ekonomisi piyasa ile sosyal adalet kaygısını ilişkilendiren bir ekonomik modeldir. 1948’den itibaren uygulanmaya başlamıştır. 1930’lardaki bazı ekonomik analizlerin ve Batı Almanya’yı kuran liderlerin politik iradesinin sonucudur. Bu model rekabetçi bir ekonomi ile özel girişimi ve sosyal ilerlemeyi uzlaştırmayı amaçlıyor. Liberalizme dayanıyor, ama devlet, ekonomik ve sosyal düzenin düzenlenmiş liberalizm içerisinde devamını garanti ediyor. Devlete ekonomik alanda yaptırım uygulayabilmesi için güçlü bir otorite sağlıyor. Açıkça aykırılığı olan unsurları uzlaştırma iradesi sosyal piyasa ekonomisinin esas yeniliğidir.

Bu model Avrupa’da liberalizm ve sosyal politikaların bütünleşmesini amaçlayan gelişmeci bir yapıya sahiptir. Ekonomik büyümeyi ve sosyal bütünleşmeyi birlikte gerçekleştirmeyi hedef alır. Bismarck döneminin izlerini taşıdığını düşünmek mümkündür. Sosyal denge ile piyasa serbestisini birleştiriyor. Ekonomik özgürlük ve teknik gelişme ile yüksek istihdam gibi sosyal hedefleri birleştiriyor. Devlet kamu çıkarları için sosyal ve ekonomik politikaları koordine edip düzenliyor. Tekeller engelleniyor. Bu düşüncenin temelinde bireyin kişiliği vardır. İnsan bireyi sadece ekonomik ajan değildir, aynı zamanda sosyal aktördür. Herkes kendisine ve başkalarına karşı sorumluluklarını yerine getirmelidir. Devlet kişiye, eğer kendi problemi ile başa çıkamıyorsa yardım eder.

Bu anlayış 1950’li yıllardan itibaren Almanya’daki politikanın esasını oluşturdu. AB de bu yaklaşıma göre kurumsallaştırıldı. Böylece kıta Avrupası’nın Anglo-Sakson ve Slav dünyalara üstünlüğü amaçlanmıştır. Anglo-Sakson ultra liberalizm piyasa serbestisinin aşırı kullanımıdır. Sosyal piyasa ekonomisi buna karşıdır. Hibrid bir sistemdir. Ekonomik liberalizm ile sosyal modeli birleştiriyor. Bunların birbirini tamamlayıcı mı yoksa uzun vadede birbirine aykırı mı olduğu tartışılabilir. Fakat şimdi sistemin sosyal bileşeni ve daha fazla düzenlenen ekonomiye dönüş durumu derin biçimde sorgulanıyor. Sosyal piyasa ekonomisi müdahaleci devletin ilk aşaması değildir. Bir sistemler karması değildir. Mükemmel ve etkili bir piyasa ekonomisi yaratma amacındadır. Piyasa kurumları rekabeti ve serbestiyi korumalı, sosyal refahı sağlamalıdır. Sosyal ilerleme bireysel sorumluluk ve çalışma ile elde edilen patronaja dayanır. Ludvig Erhard “…daha serbest ekonomi daha sosyal ekonomidir, daha fazla kâr ulusal ekonomi için önemlidir” diyordu.

 

Bu sistemin AB’de daha ileri bir bütünleşme için model oluşturmasında bazı zorluklar var. Öyle görünüyor ki, sosyal piyasa ekonomisinin AB düzeyine aktarılması Alman patronların küresel rekabet öncesi dönemdeki ücret yükümlülüklerinin bir kısmını atmalarına imkan verecek. Dahası, Avrupa entegrasyonu rekabetçi kurumsal sistemlerin daha fazla tartışılmasıyla gerçekleşecek. Ulusal hazırlıkların bağımsız olması düşüncesi rekabetçi deregülasyonun (kuralsızlaştırmanın) tartışılmasının sebebidir. Piyasanın iyi işlemesini sağlamaya yönelik çeşitli müdahaleleri birleştiren rekabet politikası her zaman çelişkiler içeriyor.

 

Çünkü, çoğu zaman tüketiciyi savunma gerekçesiyle işletmeleri zorlayan kurallar konur. Bu, hem demokratik ekonomi aracı olarak düşünülür, hem de modern kapitalizmi koruma aracıdır. Çelişkiler bu noktada belirir. Bundan dolayı rekabet politikası hukuki ve ekonomik açıdan iyi bir bilgi ve hazırlık gerektirir. 

Ordo-liberalizm kamu otoritesine merkezi bir rol veriyor. Rekabet politikası sayesinde ekonomi politikasında çelişen pozisyonlar alabiliyor.

Devletin müdahale araçları çoktur, fakat devletin bu rolünün genişlemesi sadece uyumsuzlukları arttırır. Ordo-liberaller en az kamu müdahalesine taraftardır. Bunlar rekabet politikası ve hukuki müdahale biçiminde devlet müdahalesine yeniden alan açıyorlar. 

 

Ordo-liberalizm taraftarları iki yol keşfettiler. Bir kısmı rekabeti öncelediler. Ordo-liberal rekabet kavramı sadece ekonomik özgürlüğü savunmak değildi. Ki bu, ekonomik alanda yoğunlaşmaların önlenmesini de içeriyor, büyük firma gruplarının hareket alanını daraltmayı da içeriyor. Devlet de en önemli ekonomik aktör sayılıyor.

 

Diğer bir Ordo-liberal grup liberalizmin çöküşünü tarihi ve biraz da sosyolojik olarak analiz ettiler. Bunlara göre sadece rekabet mekanizmasının serbest oyunuyla uyumlu bir yasal ve kurumsal çerçeve yaratmak yetmez, aynı zamanda refah arayan, dayanışmacı, sosyal bütünleşme sağlamış bir toplum yaratmak lazım. Bunlar hukuki analizlerini ekonomik gerekçelerle, sosyal düzen ve moral kaygılarla birleştirdiler.

Ordo-liberallerin bir kısmı rekabete vurgu yapıyor, ekonomik özgürlüğün ekonomik yoğunlaşmalar engellenerek sağlanacağını savunuyor, bunun için de devlete düzenleyici bir sorumluluk yüklüyorlardı. Diğer bir grup Ordo-liberal ise, rekabeti destekleyen yasal-kurumsal çerçeveden başka, sosyal bütünleşme sağlamış bir refah toplumu yaratmak gerektiğini savundular. Bu teori devlete ekonomik düzenleme ve yaptırım alanında güçlü bir otorite sağlıyor. Devlet rekabetçi piyasalar oluşturulması için kurallar koymalı, düzenlenmiş liberal ekonominin doğru işlemesini gözetmeli, fakat kendisi doğrudan ekonomik faaliyetlerde bulunmamalıdır.  Bu durumu nitelemek üzere, devlete siyasal tahkim görevi verildiğini ifade etmek mümkündür. 

 

Alman neo-liberalizminin çeşitli makaleleri şu noktalarda ortaklaşıyorlar: Piyasa, kapitalizm ve özel mülkiyet tabiat ürünü gibi düşünülemez. Bunlar kurumsal bir çerçevede meydana gelir. Devlet bu yapıyı kurmalı ve eğer bu yapı bozulmuşsa devlet rekabet koşullarını yaratmalı, tekellerle mücadele etmelidir. Liberal devlet şüphesiz önemli bir ekonomik fonksiyona sahiptir. Mülkiyeti, sözleşmeleri, grupları, sınai mülkiyet haklarını, parayı yasayla belirlemek devletin görevidir; serbest girişimi yasal çerçeve garanti eder.

 

Alman neo-liberalizmi devlet faaliyetlerini yeniden değerlendirdi. Güçlü bir devletin doğuşunu programladı. Devleti kurulu çıkar ilişkilerinin üstünde tuttu, rekabet engellerine karşı sistematik bir müdahaleyi gerçekleştirdi. Bu alandaki düzenlemelerin tarafsızlığı çok önemlidir. Rekabet hukuk devleti çerçevesinde belirlenmeli ve garanti edilmelidir. 

 

1930’ların sonunda Ordo-liberalizm’in pozisyonu zayıftı. Teori yanlılarından çoğu rejimin ekonomik düşünce organizasyonlarına katıldılarsa da Nazilere etkileri sınırlı kaldı. Bunlardan bazıları sürgün edildi, bazıları da düşüncelerini açıklamaksızın öğretime veya diğer faaliyetlere devam ettiler. 2.Dünya Savaşı ertesinde 1948’deki para reformu, fiyatların aşamalı olarak serbest bırakılması, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, ortak yönetim Batı Almanya’nın ekonomik yeniden yapılanma döneminde gerçekleştirildi. Teori 1950’li yıllar ve sonrasında büyük başarı ve itibar kazandı. Rekabet politikasında Avrupa Birliği Ordo-liberal Teori’nin önerilerinden yararlandı. Elbette sadece bu Teori’den değil. Neo-liberalizm ortak piyasa yaratılmasında bir entelektüel çerçeve sağladı. Çünkü neo-liberalizm, Ordo-liberalizm olarak, 2.Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın resmi ekonomik ideolojisi olmuştu. Almanya kendi ekonomik ideolojisini ortaklarına empoze etmeyi bildi. Politikacılar da rekabet adına ekonomiye kamu müdahalesine zaten yatkındılar.

 

Bu dönemde Ludvig Erhard çevresindeki Ordo-liberal iktisatçıların şefiydi. Ordo dergisi ilk kez 1948’de yayımlandı. Ordo-liberalizm parlamentoda da beklenmeyen bir etkiyle yayıldı. 

Almanya Hristiyan Demokrat Birliği 1949’da “sınai ekonominin sosyal anayasası Sosyal Piyasa Ekonomisidir. Bu, herkes için en yüksek sosyal reform ve ekonomik fayda yaratacak düzeni ve özgür insanları bütünleştirecektir. Bunun için de tekellerin kontrolü ve otantik rekabet gerekiyor.” görüşündeydi. Ordo-liberalizm Ludvig Erhard’ın başarı halesi sayesinde 1966’ya kadar iktidarda kalan CDU’nun entelektüel ufkunu oluşturdu.

 

Alman ekonomik mucizesi Sosyal Piyasa Ekonomisi’ne geniş bir yasallık kazandırdı.

Neo-liberal Almanlar 1930 çöküşünün tekellerin faaliyetleri ile devlet müdahalelerinin çatışmasından kaynaklandığını gördüler. Devleti aşamalı olarak liberalize etmek gerektiği kanaatine vardılar.19 Temmuz 1957’de çıkarılan yasa ile Alman sanayicileri 7 seneye yakın mücadele ettiler, buna mukabil sosyalistler ve sendikalar desteklediler. Bu paradoksal bir durum idi. Yasa maddelerinden birisi, geniş bir istisna alanı yaratarak, rekabeti bozacak anlaşmaları yasaklıyor, dikey yoğunlaşmaları ve monopolleri ilgilendiriyordu. Federal Kartel Ofisi diye bir bağımsız bir kurum yaratıldı.

 

Ordo-liberalizm’in rekabet konusunda Avrupa yasal yapılanmasına Ortak Pazar’dan itibaren etkisi şüphesizdir. 1950’li yılların sonunda Ordo-liberalizm Fransa’da da yansımalarını buldu. Ordo-liberalizm tartışıldı, evet; ama Alman başarısına eklemlenmek de istendi. Liberaller tam da güven kaybettikleri zaman Ordo-liberalizm’den yararlandılar. 50’lerin ekonomi politikası tartışmalarında Alman modeli aydınlar ve liberal patronlar için kaçınılmaz bir referans oldu. “Alman mucizesi vurgulu biçimde formüle edilen ve sistemli olarak uygulanan Ordo-liberal Teori’nin rasyonel bir ürünüdür.” Fransa’nın önemli liberallerinden Daniel Villey liberalizmin Avrupa ülkelerinde nasıl görüldüğünü şöyle açıklıyor: “Ortalama bir Fransız aydını için liberalizm geçmişte kalmıştır. Bir ABD’li için liberalizm güçlendirilebilir, uygulanabilir.  1950’lerdeki Almanlara göre liberalizm Nazi hatalarından sonra nihayet ulaşılmış bir esenliktir, liberal ekonomide çalışılabilir ve içine umut konulabilir.”

 

Sosyalist ve komünist sol bir tarafa, Ordo-liberallere en açık eleştiriler Hristiyanlardan ve modernleşmecilerden geldi. 1940’ların sonunda Keynesyen Alain Barrère Ordo-liberal teorisyenleri alaya almaktan çekinmedi. Ordo-liberal açıdan “iyi bir Hristiyan aslında farkında olmadan liberaldir” ise, “gerçekte iyi bir Hristiyan, ekonomik özgürlüğün herkesin tabi olduğu olağanüstü bir sistem olmadığını bilir.” Liberalizmin büyük firmaların çıkarlarına hizmet ettiği eleştirisi genellikle ileri sürülmüştür. 

 

Raymond Barre’a göre ekonomi biliminin esası piyasa ekonomisi ile uyuşan bir müdahaleyi tanımlamaktır. Bu, rekabet planlaması ile talep politikasının birleştirilmesidir.

 

Şimdi Alman neo-liberalizmi liberal teorisyenlerin 1950-60’lı yıllardaki sıkı taraftarlığından yararlanmıyor. Bunlar Şikago Okulu’nun saldırılarına maruz kaldılar. Keza, şimdilerde yeniden güçlenen Avusturya Okulu’nun sübjektif liberalleri tarafından tartışıldılar. Fakat halen AB rekabet hukuku açısından referans olmaya devam ediyor. Böyle kamu politikalarını etkileyen doktrinler çok azdır. Bu devamlılık önce AB Brüksel bürokrasinden kaynaklanıyor, bunlar Ordo-liberal Teori’nin bazı kavramsal araçlarından yararlanıyorlar; fakat, aynı zamanda Ordo-liberal Teori ultra liberallerin suçlamalarına ve başka etkilere tabi ABD rekabet otoritelerine karşı AB rekabet politikasına teorik bir kefalet/güvence sağlıyor.

 

Bu teorinin işleyebilmesi için piyasaların esnek olması lazım. Zaten rekabetçi piyasalarda esneklik yüksek olur. Özellikle ücretlerin ve kârların esnek olması lazım. Bu da ekonomik amaçların gerçekleşmesi için paylaşılan bir fedakârlık gerektirir. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Alman toplumu bu fedakârlığı göstermiştir. Almanya’nın 30 parlak yıl içerisinde dünyanın 3. büyük ekonomisi haline gelmesinde, uygulanan ekonomi politikasının teorik tutarlığı kadar, toplumun Ordo-liberal Teori’nin gerektirdiği kültürel altyapıya sahip olması da vardır. Esasen toplumsal yapıyla uyumlu olmayan bir teori ve uygulaması matematiksel-kurgusal olarak ne kadar iyi olursa olsun, beklenen sonucu vermez.

 

Ordo-liberalizm’e göre mülkiyet-sınai mülkiyet, sözleşme, girişim özgürlüğü, rekabet, para yönetimi yasayla belirlenecek devlet görevleri arasındadır. Bunlar devletin ekonomideki rolünü müdahalecilik olarak tanımlamıyorlar. Esasen müdahaleciliğe karşıdırlar ve mesela gelir dağılımının iyileştirilmesi için müdahaleye dahi karşıdırlar. Yoksullukla mücadele iyilikçi ahlaktır, hayır derneklerinin işidir. Bir genelleme yapmak için şöyle denilebilir: Devletin gelir dağılımı ve ekonomik istikrar için dahi ekonomiye müdahalesine karşılar. Dönemin baskın sosyal-siyasal yapılanması gereği, çalışanlarla işverenler arasında toplu sözleşme yapılmasını kabul ediyorlar. Devleti düzenleyici bir aygıt olarak görüyorlar. Keynes’ten de Hayek’ten de farklılar. Hayek’e göre piyasalar kendi kendini düzenlemelidir. Ordoliberaller ise rekabet ortamını devletin düzenleme yaparak yaratması gerektiğini savunuyorlar. Yine de, 1950’li yıllarda sosyal güvenlik ve sosyal konut gibi, sanayiin desteklenmesi gibi bazı müdahalelere başvuruldu.

Para politikası Ordo-liberal Teori’de merkezi önemdedir. Paranın bir ekonomi politikası aracı olarak rolü en önemli iktisat teorileri çerçevesinde tartışılmış bir konudur. Bu tartışmalar para kültürünün gelişme evrelerini de yansıtır. Klasikler paranın ekonomik etkisini reddediyorlardı. Keynes, likidite tuzağı hariç, paranın bir müdahale aracı olarak kullanılmasına taraftardı. Monetaristler buna itiraz ettiler. Paranın uzun vadede kalıcı etkisinin sadece enflasyon olacağını savundular. Ordo-liberaller ise antikonjonktürel politikalara karşıdırlar, liberal bir ekonomi için parayla oynamamak gerektiği görüşündedirler. Çünkü para politikası ekonomik ajanların kararlarını değiştirerek piyasayı bozar.

Ordo-liberallerin etkisi 1950’lerden itibaren güçlenerek akademik ve politik alanda 1990’lara kadar sürdü. Öyle ki, 1966’da ve 1998’de iktidara gelen sosyal demokratlar da Ordo-liberal temelli politikaları esasta bozmadılar. Ancak, 90’lı ve 2000’li yıllarda işgücü piyasaları ile sosyal güvenlik alanında Alman neo-liberalizminden farklı neo-liberal düzenlemeler yapıldı. Bu da gelişmiş ekonomilerde baskın hale gelen uygulamaların Almanya’ya yansıması idi. Çünkü 1990-2000’lerde işgücü piyasaları güvenceli esneklik diye kavramsallaştırılan düzenlemelerle korumasız bırakıldı, sosyal güvenlikte sosyal riskleri karşılama düzeyi sınırlandı. Neo-liberallere göre işsizlik ve yoksulluk bireysel sorunlardır. Kişiler bunlarla kendileri başetmelidir. Devlet, sadece kendi sorunları ile başedemeyen bireylere sosyal koruma sağlamalıdır. 90’lı yıllarda güçlenen neo-liberalizmin güçlü etkisiyle Japonya, İtalya, Fransa ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerde işgücü piyasaları tamamen değiştirildi. Güvenceli esneklik diye kavramsallaştırılarak güvenceli istihdamın yasal altyapısı ortadan kaldırıldı.

1930’larda doğan Ordo-liberalizm Sovyet rejimini, serbest piyasayı esas alan kapitalizmi ve Nazi rejiminin planlamasını reddin sonucu olarak doğdu. Walter Eucken ve Fribourg Ekolü’ndeki aydınlar liberal kapitalizmin rekabeti ve piyasayı boğup kendi kendisini tahrip edeceğine kani oldular. O halde piyasanın iyi işlemesi için düzenleyici bir çerçeve yaratmak gerekiyordu. Ordre kelimesi ekonomik faaliyetlerin gerçekten liberal nitelikte işlemesi için devlet düzenlemelerinin kaçınılmaz olduğunu ifade ediyordu.

Devletin sağlaması gereken düzenin/yapının unsurları fiyat oluşumunun açık olması, piyasaya serbestçe ulaşılması, üretim araçları özel mülkiyetinin varlığı, sözleşme serbestliği, ekonomik aktörlerin sorumluluğudur. Her şey parasal istikrar rejimi altında kontrol edilecek. Parasal istikrar yatırımcıları hatalı kararlardan esirgeyecek. Sistemin korunması siyasi etkilerden arınmış hükümet dışı kurumlarca sağlanmalıdır. Ordo-liberalizm planlamaya ve ekonomik mekanizmanın devlet tarafından yönetilmesine karşıdır. Serbest rekabeti bozacağını düşündükleri sınai veya sosyal tüm yapısal ekonomik politikalara da karşıdır.

Ordo-liberalizm kontrolsüz kapitalizm ile yönetilen kollektivizm arasında bir yol öneriyor. Serbest girişim ile sosyal adaleti uzlaştırmak istiyor. Piyasaların önceliğini esas alarak gerekli düzenlemeleri ve yapısal politikaları öneriyor. Bu teorinin temel öngörüleri özel mülkiyet, sözleşme serbestisi, piyasaya serbest giriş, fiyatların tekelci fiyatı-idari fiyat gibi etkilerden uzak oluşması ve ekonomik aktörlerin sorumlu davranmasıdır. Parasal istikrar önemli bir paradigmadır. Çünkü parasal istikrar ekonomik rasyonaliteyi destekleyecek ve yanlış kararlar alınmasını önleyecektir. Bunun için sistemin işlerliğini hükümet dışı kurumlar sağlamalıdır. Aksi halde, kayırmacılık, siyasal rant kollama davranışı, demagojik yatırım, kamu kesiminin aşırı genişlemesi gibi olumsuz eğilimler baskın çıkabilir. Özeti şu: Mümkün olduğu kadar piyasa, zorunlu olduğu kadar devlet.

Sosyal piyasa ekonomisi açık bir politika programı gibi değerlendirilmedi, genel bir yaklaşım olarak tasavvur edildi. Esnek bir çerçeveye sahip. 10 yıllar boyunca ondan bir ekonomi politikası yaratılıyor. Fakat çok hassas değişikliklerle bu gerçekleşiyor. Böylece sosyal piyasa ekonomisi iktidardaki çoğunluğa ve ülkenin baş etmesi gereken sorunlara göre az veya çok müdahaleci oluyor. Bu sorunlar yeniden yapılanma, teknolojik değişme, AB bütünleşmesi, küreselleşme, Almanya’nın birleşmesi gibi sorunlardır.

Bu müdahalecilik İkinci Dünya Savaşı ertesinde yaygınlık kazanan Alman kapitalizminin işleyişinde kamudan ve özel sektörden çeşitli aktörler arasında işbirliği ile uygulamaya geçirildi. Önce işletmeler arasında marka işbirliği, sonra kamu otoriteleri, meslek kuruluşları ve sosyal ortaklar arasında işbirliği gerçekleşti. Bu aktörler mesleki eğitimin temelinde görev aldılar.

Böylece Alman hükümetleri daha az müdahaleci ve liberal bir yaklaşım sürdürebildiler. Bu arada çok sayıda düzenleme gerçekleşti. Bu mekanizma ortodoks Ordo-liberalizmden çok uzaktır. Bu da teori taraftarlarının eleştirilerini kışkırttı. Bunlar orijinal kaynaklara dönülmesini istediler. Çünkü, sosyal piyasa ekonomisi geçerliğini koruyacaksa, otonom yapıda yaratılan sosyal ortaklık uygulaması ile piyasa mekanizması arasında bir denge kurmak gerekirdi.

Bununla birlikte sosyal piyasa ekonomisi Ordo-liberalizm’in egemen olduğu alandır. Yani Ordo-liberalizm sosyal piyasa ekonomisinin ana fikri olmaya devam ediyor. Bu Almanya’nın parasal istikrara bağlanmasından kaynaklanıyor. Berlin’in gözünde parasal istikrar ancak kamu otoritesinden bağımsız bir merkez bankası ile gerçekleşebilir. Bu tercih kesin olarak hükümetin düzenlemesine açık ekonomik politika araçlarını sınırlıyor.

Teori’nin bu baskın konumu Almanya’nın AB’yi inşasında gerçekleşiyor. AB bütünleşmesi Ordo-liberal Doktrin çerçevesinde gelişti. Almanya’da AB rekabete, kamu yardımlarına, bütçe denkliğine vs. ilişkin ortak kurallarla donatılmış bir düzenleyici aktör olarak görülüyor. Berlin tek bir pazar yaratılmasına ilişkin politikaları daima destekledi.

Avrupa Para Birliği’nin inşaasında Almanların hayati saydıkları amaçlara ilişkin kaygılar vardır. Fiyat istikrarı, kamu finansman dengesi ve politik manevra alanı konularında bağımsız merkez bankası ile kurallar sistemine öncelik vermişlerdir. 

Fakat finansal kriz, arkasından Euro Bölgesi krizi Almanların minimalist vizyonlarının zayıf taraflarını gösterdi. Bu zayıf nokta otomatik kurallara bağlı apolitik para idi. Ekonominin yönetimi, zor durumdaki üye ülkelere malî yardım, eurobond gibi konularda önlemler alınması gerekirken, Berlin krize hazırlık için ivedi önlemleri kabul etmekte ayak sürüdükçe, otomatik kurallar bir zaaf noktası oluşturdu. Çünkü bu iradi önlemler Ordo-liberal gelenekte ciddi gedikler oluşturur.

Angela Merkel kriz döneminde Euro’yu istikrarlı tutmaya odaklandı. Buna rağmen hem taraftarlarının, hem de AB üyesi ülkelerin itirazları ile karşılaştı. Taraftarları bir parasal genişlemeden korkuyorlardı. Üye ülkeler ise Almanya’nın AB için gerekli politikalarla uyumlu olmayan Ordo-liberal doktrine kilitlendiğini savunuyorlar.

Ordo-liberalizm en somut ifadesini Alman Markı’nda bulmuştur, denilebilir. Mark 2.Dünya Savaşı sonrasındaki en güçlü paraların başında gelmektedir. Alman Markı’ndan Euro için vazgeçen Almanlar bütün Avrupa’yı iç pazarları haline getirmişlerdir. Euro da Ordo-liberal yaklaşıma göre yaratılmıştır. AB bütünleşmesinde güçlü Euro’ya uymakta güçlük çeken üye ülkeler daha yavaş büyüme ve daha yüksek işsizlikle daha düşük enflasyon arasında değiş-tokuş yapmaktadırlar. Zaten AB’yi yaratan anlaşmalar Ordo-liberal yaklaşımı temel almaktadır. AB Komisyonu da Ordo-liberal yaklaşıma sahiptir. Maastricht Anlaşması, 1997 İstikrar Paktı ve 2008 tarihli Lizbon Anlaşması Alman prensiplerine uygun bir yapılanma öngörüyor. Böylece Ordo-liberal Teori AB yapılanmasında büyük bir üstünlük sağladı. AB ülkelerindeki yaklaşım farklarının en aza indirilip güçlü ve liberal bir iç pazar yaratılmasında Ordo-liberal Teori çimento işlevi görmüştür. Elbette bunu salt Ordo-liberal Teori’nin otantik gücü ile açıklamak doğru değildir. Almanya’nın belirleyici konumu AB yapılanmasında Ordo-liberal Teori’yi baskın hale getirmiştir. Para yönetiminin demokratik kontrol dışı olması, sıkı bütçe dengesi ve fiyat istikrarı Ordo-liberal Teori’nin strateji vektörüdür ve bu kurallar AB Komisyonu ile AB Merkez Bankası’nda da kurumsal temellerdir. Ancak Ordo-liberalizm AB üyesi bazı ülkeler açısından parasal bir tasma haline gelmiştir. Farklı arz ve talep esnekliklerine sahip ülkelerde ortak para kullanılması AB’nin en güçlü ve paradoksal biçimde en zayıf yönüdür. Ordo-liberal anlayış AB’de ekonomi politikası araçlarını ve bunları kullanma alanını kısıtlıyor. Bu sebeple AB ülkelerinde 2008 krizinin etkileri daha ağır gelişti ve daha uzun sürdü. Aslında apolitik para, fiyat istikrarı açısından bir başarı rampası sayılsa dahi, ekonomik kriz durumunda ekonomi otoritelerini araçsız bırakmaktadır. Ne olursa olsun, Ordo-liberlizm Alman ekonomik insan kimliğini AB’de ana figür haline getirmiştir.

Esasında, 80’li yıllardan itibaren gelişmiş ülkelerde beliren teorik ve politik trend de bu durumu kolaylaştırmıştır. Müdahaleci politikaların demode olduğu, planlı ekonomilerin çöktüğü, Marksist-sosyalist ideolojinin zayıfladığı, bu ideolojiye bağlı örgütsel yapıların, mesela siyasi partilerin ve sendikaların etkisini yitirdiği ve çok uluslu şirketler arasındaki oyun kurallarının değiştiği bir dönemde, Ordo-liberalizm biraz daha liberalizme doğru evrilerek teorik-politik geçerliliğini sürdürebilmektedir. Bazı Alman solcular Ordo-liberalizm’i aslında bir tür müdahalecilik olarak değerlendirirken, Alman patronlar Ordo-liberalizm’i liberalizmin kendisi olarak uygulamaktadırlar.

Ordo-liberalizm’in illa sıkı para politikası içerdiğini sanmak doğru değildir. Antikonjonktürel politikalar uygulanmaz, ama konjonktür uygunsa, denk bütçe kuralına uymak şartıyla, hızlandırıcı politikalar da pekâlâ uygulanabilir. Bu durum işsizlik-enflasyon değiş tokuşunu gösteren Philips Eğrisi’nin şekline bağlı gibi görünüyor.

Ordo-liberaller piyasa serbestisinin aşırı kullanımına karşıdır. Liberalizm ile rekabetçi piyasalar arasında bir denge noktası tanımlamaya çalışıyorlar. Bu da gayet zor. Hatta kapitalist kültür şartlarında imkansız. Çünkü kapitalist piyasa ekonomisinin 2 temel sorunu tekelleşme eğilimi ve faizdir. Ancak Batı kültürünün 15.yy’dan itibaren dönüşümü artık faize karşı çıkmayı mümkün kılmamaktadır. Halbuki faiz serbestisi ile rekabetçi düzenlemeler arasında çelişen bir ilişki vardır. Çünkü faiz rekabet bozucu kuvvetli bir etkiye sahiptir. 

Bundan dolayı, piyasanın iyi işlemesini sağlamaya yönelik yasak, yapılandırma ve düzenlemelerin tümü, salt teorik tutarlık ve yeterliklerinden dolayı değil, uygun konjonktürlerin desteği sayesinde nispeten başarılı olmuş sayılabilir. Gerçekten, Ordo-liberal Teori’nin uygulanmaya başladığı 1950’li yıllardan itibaren dış ekonomik ilişkiler gelişmiş ülkeler açısından adeta avantaj kartı işlevi görmüştür. Uluslar arası finansal sistem gelişmiş ülkelerin büyüme hedeflerini desteklemiştir.

Ordo-liberalizm sosyal denge ile piyasa serbestisini uyumlaştırmayı hedefliyor. Devlet sosyal ve ekonomik politikaları koordine edip eşanlı düzenliyor, gözetiyor. İnsan bireyinin sosyal sorumluluğuna önem veriliyor. Herkesten sosyal sorumluluklarını yerine getirmeleri isteniyor. Yani, bu teoriyi değerlendirirken Alman toplumunun kollektif bilinç dışı özelliklerini de dikkate almak gerekiyor. Psikolog Carl Jung’un kişilik oluşumunu açıklamak için kullandığı bu kavram, bir toplumun tarihi özelliklerinin derin birikimi manasına gelmektedir. Nazi despotizmi altında ezilip 2.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ve bölünüp askeri-siyasi vesayet altına alınan Alman milletinin yeniden ayağa kalkma mücadelesi, elbette, ekonomik alanda da yansımalarını bulacaktı. Fedakarlık yapmaya hazır toplumlarda uygulanan ekonomik politika ne olursa olsun, kalkınma sağlanır. Sosyal maliyeti ne olur, bu ayrı bir meseledir, ama kalkınma gerçekleştirilir. 2.Sanayi Devrimi sürecinde İngiltere ve Fransa’yı 1900’lerde yakalayan Almanya, 2.Dünya Savaşı’nın yıkımlarını aşmak için fedakarlık, iş disiplini ve sosyal bütünleşme içerisinde Ordo-liberalizm’i uygulamış ve başarılı sonuç almıştır. Bunun kalkınma üzerindeki etkisinin diğer bir örneği Japonya’dır. Bir olumsuz örnek ise Osmanlı Devleti’dir. Japonya, Almanya, ABD, Rusya ve Osmanlı Devleti, kalkınma hareketine 2 yıl önce-2yıl sonra, aynı dönemde başladılar. Osmanlı Devleti’nde aydınlar kültürel aidiyetlerini kaybettiği ve büyük ölçüde kültürel-politik anarşiye kapıldıkları için, toplumun değerleriyle uyumlu ve sosyal bütünleşme sağlayan bir kalkınma politikası geliştirilememiş, bu sebeple kalkınma hareketi 140 yıl sonra bile, hâlâ başarılamamıştır. Bundan çıkarılacak sonuç açıktır: Bir ekonomi politikasının teorik tutarlılığı kadar, onun hangi konjonktürde ve toplumda uygulandığı da önemlidir. Bu açıdan bakıldığında Ordo-liberalizm başarılı sonuçlar vermek için gerekli dış şartlara da fazlasıyla sahip olmuştur.

Özetlenecek olursa, Ordoliberalizm illa sıkı politikaları içermez. Geçici olarak hızlandırıcı politikaları da içerebilir. Fakat borçlanmanın ve bütçe açığının reddi Ordo-liberalizm’in esasıdır. Maastrich Anlaşması’nın kuralları da bu esastan kaynaklanmaktadır. Bu esas AB anlaşma ve kurumlarına da yansıtılmıştır.

Bu açı 1957’de Roma Anlaşması’ndan itibaren diğer görüşlere baskın kural haline gelmiştir.   Maastricht Anlaşması , sonra 1997 İstikrar Paktı  ve 2008 tarihli Lizbon Anlaşması Alman prensiplerine uygun bir yapılanma öngörüyor.

Alman Markını feda etmek için Almanya, artık devalüe olmayacak komşu pazarlara tarife kısıtları olmaksızın girme hakkı elde etti.

Eğer AB çerçevesinde uluslar üstü federal devlet, rekabetçi büyük piyasalar yaratarak liberal bir bütünleşme, bağımsız devletler arasında dayanışma, sosyal demokrat vizyonlar arasındaki farklara rağmen dengeli bir uzlaşma ortaya çıktıysa, bu AB yapılanmasında Almanların belirleyici etkileri ve Ordo-liberal vizyonun diğerlerine baskın gelmesiyle mümkün olmuştur. Diğerleri tamamen etkisiz kalmadı, ancak ikinci planda kaldılar. Böylece Ordo-liberal Teori AB düzeyinde büyük bir zafer kazandı.

Az veya çok karma bir Alman vizyonu uygulamaya koymanın ötesinde, bu ekonomik ideoloji  AB yapısına kimyasal olarak sindirildi. Komisyon ve merkez bankasında kurallar Ordo-liberal paradigmadan geliyor. Demokratik kontrol dışı olmak, fiyat istikrarı takıntısı, sıkı bütçe dengesi temel kurallardır.

Kısacası Ordo-liberalizm aslında liberalizmdir. Monetarizme güçlü biçimde sinmiştir. Sosyal uzlaşmaya ve Alman refahına katkısı devamlılığını sağlamıştır. Çağdaş Alman tarihindeki kökü Ordo-liberalizm’e gerçek bir kültürel boyut kazandırıyor. Ordo-liberalizm Alman yöneticiler ve kurumlarda bir yönlendirici arka plan görevi görüyor. Bu durum Ordo-liberalizm’e uygulanan bir politika olmaktan daha fazla güç veriyor. Ordo-liberalizm Almanya’da tartışılmaz bir dogma haline geldi ve politik süreç onu AB’ye yaydı.

Fakat Ordo-liberalizm Euro Bölgesi’ne sıkıntı veren bir tasma haline geldi. Borç krizinin çözülmesini imkansız hale getirdi ve hatta bunu şiddetlendirdi.

 

AVUSTUYA EKOLÜ

 

Avusturya Okulu 70’lerden sonraki bazı iktisatçılar tarafından Yeni Avusturya Okulu diye adlandırılıyor. Bunlar Monetarizm’den farklıdır, ancak neo-liberal paydada ortaklaşıyorlar.

 

Avusturya Okulu kendi iç dinamiklerine sahip bir ekonomi görüşü sunuyor. Bir konjonktür teorisi geliştirmiş olması da onu önemli kılıyor.

Bunlar mikro düzeyde değeri sübjektivizm ile açıklıyorlar. Yani her hangi bir mala-hizmete her bireyin verdiği değer farklıdır.

Avusturya Ekolü parayı devletin yaratmasını kabul etmez.

Avusturyalılara göre ekonomi arz ve talebi eşitleme ilmi değildir, her birisi diğerlerinden bağımsız insan davranışlarının koordinasyonu bilimidir. Ekonomi sürekli hareket halindedir. Motor gücü de girişimcidir. Geniş manada girişimcinin fonksiyonu insani faaliyetle aynı şeydir. Herkes şimdiki durumu değiştirmek ve gelecekteki amaçlarına ulaşmak ister. Girişimci bir şeyleri değiştirmek için harekete geçen kişidir. Girişimci faaliyet budur. Bu faaliyetler ekonomik durum hakkında bilgi toplamak, ekonomik hesap yapmak, sahip olunan malları belli bir üretime yönlendirmeye karar vermek ve üretim planının gerçekleşmesini denetlemektir. 

 

Avusturyalıların girişimcilere ilişkin açıklamaları Calvin’in bu konudaki görüşlerini çağrıştırıyor. Nitekim O da girişimcileri adeta aziz düzeyine yükseltiyordu.

Avusturya Ekolü’nün ekonomik konjonktür teorisi önemlidir. Bunlara göre refah ve kriz dönemlerinin peşpeşe gelmesi aşırı para yaratılması ile ilgilidir. Para yaratılması (bunu mesela kredi genişlemesi olarak düşünmek mümkündür) girişimcileri yanıltır, doğru hesap yapmalarını önler, isabetsiz yatırımlara yöneltir. Bu durum önce büyümeyi hızlandırır. Fakat, kötü yatırımları ekonominin sindirmesi, ancak krizle gerçekleşir. Yani ekonomik hızlanma ve yavaşlamalar para arzında oynamalardan kaynaklanır.

Bu teorinin modernize biçimini François Facchini  “tekrarlanan kollektif beklenti  hataları teorisi” diye anlatıyor. Burada aşırı para yaratılması girişimcilerin beklentilerini bozuyor, üretim reel ekonominin gereklerinden sapıyor.

 

Bu teori Friedrich August Von Hayek’in 1929 Krizi’ni önceden görmesini sağladı. Von Hayek ekonomik trendin önceden öngörülmesinden söz ediyor. Bu konjonktür teorisi 2008 Krizi’nde de güncel açıklama haline geldi. Gerçekten, bu krize para yaratılmasıyla sağlanan ekonomik büyüme öncülük etti.

Avusturya Ekolü’ne mensup iktisatçılar arasında bazı açıklama farkları vardır. Ancak, burada anlatılanlar hemen hemen üzerinde oydaşılan görüşlerdir. Bu teori insan faaliyetlerinin koordinasyonu ve parasal yetkilerin aşırı kullanılmasının zararlı etkileri üzerine odaklanmaktadır.

Aşırı para yaratılmasının Hayek’e göre bir simülasyonu şöyle yapılabilir:

Merkez bankası fazla para yaratır → faizler düşer → daha fazla sermaye yatırımı yapılır → daha fazla sermaye malı üretilir → tüketime daha az harcama yapılır → üretim yapısı değişir→ daha uzun süreli ve daha az verimli alanlara doğru daha fazla yatırım yapılır → kısa vadeli üretim alanları bundan zarar görür.

Bu etkiletişimin sonucu şudur: Reel ekonomide denge bozulur. Ekonomik kriz meydana gelir.

Hayek’in bu benzetişimle açıklanan görüşünden hareketle ucuz kredinin sırf sermaye yatırımlarını etkilediğini varsaymak günümüz şartlarında yanlış olur. En azından, bankacılık sistemi ile çalışma ve kredi kullanma kültürünün yerleşmiş olduğu ülkeler bakımından yanlış olur. Çünkü günümüzde menkul kıymetler piyasaları repo, bono ve para piyasası fonlarının düşük bir maliyetle nakde çevrilmesini mümkün kılmakta, kredi kartları para yerine geçmekte ve bunlar para arzındaki değişikliklerin tüketime de yansımasını kolayca sağlamaktadır. 

Hayek piyasanın sağladığı enformasyonun öneminden hareketle planlı ekonomiye de karşı çıkıyor.  Bu hususta sağlam bir gerekçeye sahip: Planlı ekonomide karar vericilerin sahip oldukları veriler ekonominin gereği olan veriler değildir. Merkezi planlama örgütü piyasanın ürettiği enformasyona sahip değildir. Çünkü serbest bir piyasa mevcut değildir.

Bu okul bireysel mülkiyete, rekabete ve bireysel özgürlüğe önem vermektedir.

Piyasa ekonomisi ekonomik demokrasidir. Sürekli değişen bir ekonomide girişimci çıkar elde etmekle görevli kişidir. Devlet tüketici tercihlerindeki değişiklikleri girişimciler gibi izleyemez. Rekabet kendi kendine öyle düzenleyici bir mekanizmadır ki, karşısında devletçilik, sosyalizm, Keynesçilik gibi tüm müdahalecilikler çöker. Mesela asgari ücret işsizlik yaratır, kira kontrolleri konut darlığı ve pahalılığı. Merkez bankasının para politikası fiyatlar yapısını bozuyor, bu da kötü yatırımlara yol açıyor. Konjonktürel evrelerin ve krizlerin sebebi işte budur. Enflasyonun sebebi budur. Zenginliği adaletsiz dağıtan gizli vergilerin sebebi de enflasyondur.

Mutlu ve barışçıl bir toplumun piyasa serbestisine ihtiyacı var, devletin karışmasına değil. Serbest piyasa özel mülkiyete, devletin kural koymasına ve bireysel özgürlüklere dayanmalıdır.  Hayek rekabetin en etkili ekonomik aktörlerin ortaya çıkmasını sağlayan bir süreç olduğunu ifade ediyor. Gerçekten, teknolojik yenilikler o kadar hızlı gerçekleşiyor ki, rekabetin hukuk çerçevesinde düzenlenmesi çok zor; “düzenlenmiş rekabetçi piyasalar” da öyle.  Hayek, piyasa aktörlerinin müdahalesiz faaliyetleriyle, rekabetin kendiliğinden meydana gelmesi gerektiğini savunuyor. Bu bakımdan Ordoliberallerden farklı bir rekabet anlayışına sahip. Ordoliberaller devletin kurallarını belirlediği bir rekabet düzeni öneriyorlar. Hayek ise müdahale sonucu oluşan ekonomik enformasyonun piyasanın ürettiği enformasyondan farklı olacağını, böyle olduğu için de hem düzenlemeyle yaratılan rekabetin serbest rekabetten farklı olacağını, hem de müdahalenin fiyatları yanlış yapılandıracağını, yanlış yatırımlara yol açacağını savunmaktadır. Rekabeti fiyatlar sistemi yaratacaktır, ona dokunulmamalıdır. Gerçekten kamu müdahaleleri serbest piyasa fiyatlarının  enformasyon değerini değiştirir, ama tekelciler de aynı olumsuz etkiyi yaratır. Rekabet sorununu tartışırken bu gerçeğin gözardı edilmemesi gerekir.

Bu ekolde bireysel ekonomik enformasyon son derece önemsendiği halde, para arzındaki aşırı artışın girişimcilerin kararlarını bozup kötü yatırımlara yol açacağının öne sürülmesi tartışmaya açık bir konudur. Bireysel enformasyonların koordinasyonu bu teoride merkezi bir öneme sahiptir.  O halde, ekonomik ajanların ekonomik enformasyonlarının toplam sonucu olarak doğru bir tahmin geliştirmeleri de pekâlâ mümkün olmalıdır. Böyle düşünülürse, Rasyonel Beklentiler Teorisi’ne yaklaşılır. Ancak, 1929 Krizi’nde de 2008 Krizi’nde de böyle olmadı. Demek ki, bireysel enformasyonlar koordine olurken, sürece bozucu faktörler giriyor. Hükümetlerin siyasal kararları, yoğun baskı gruplarının etkileri, finansal piyasalarda yaratılan belirsizlikler, küresel düzenleyicilerin yanıltıcı enformasyonları, hatta belki de ülkeler arası gerginliklerin siyasal sonuçları bireysel enformasyonların doğru biçimde koordinasyonunu engelliyor ve girişimciler, yatırımcılar, tasarrufçular doğru tahminlere ulaşamadan veya doğru tahminleri kullanamadan adeta akıntıya kapılarak karar veriyorlar.

İçinde bulunulan ekonomik konjonktür evresi, yakın veya uzak geçmişte yaşanan krizin yahut hızlı büyümenin toplum üzerindeki etkisi, toplumun tasarruf ve fedakarlık davranışları ile izlenen politikalara değişen tepkileri Avusturya Ekolü’nün konjonktür teorisinde hesaba katılmıyor. Oysa, bütün toplumlar, kültürler, politika kompozisyonları ve konjonktürler için geçerli bir konjonktür teorisi pek mümkün görünmüyor. Keza, finansal piyasaların yapısından ve toplumun para kültüründen bağımsız bir konjonktür teorisi hiç doğru görünmüyor.

Bu ekolün en önemli isimlerinden Hayek’e göre hükümetler adil kurallar koymalı, ama ekonomiyi yönetmeye kalkmamalıdır.

Çünkü toplum insan beyninden daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Toplumsal yapının fonksiyonlarını tam açıklamak imkansızdır. Ekonomik işleyiş de böyledir.

Hayek ekonomik olayların açıklanmasında matematiğin aşırı kullanılmasını kınıyor. Matematik kullanarak yanıltmaya karşı çıkıyor. Zaten matematik kullanmanın bu alanda hiçbir eğitimi olmayan politikacılar üzerinde herhangi bir etkisi olmaz. Üstelik politikacılar pratiğin büyüsüne çok yatkındır. Fakat, istatistik bizi bilgilendirmekte yararlıdır, ekonomik sürecin teorik açıklanmasına bir şekilde katkıda bulunabilir. Yine de, farklı konjonktür teorilerinin doğruluklarının birbiriyle karşılaştırılmasında istatistik kullanılamaz. Bazı karmaşık veriler basitçe sayısallaştırılamaz. Bu husustaki hatalar başka hatalara yol açar. Bir sosyal olaydaki veriler birbirinden o kadar farklı olabilir ki, insan kavrayışını aşabilir.   

 

 

Hayek’e göre piyasa enformasyon sistemi ile oluşur. Müdahaleler bu enformasyonu bozuyor. Ekonomik dalgalanmaların sebebi para-kredi arzındaki dalgalanmalardır. Ekonomik dalgalanma ve krizler ancak para politikasını nötralize ederek önlenebilir. Keynes’in aksine, Hayek ekonomik krizin talep yetersizliğine bağlı olmadığını savunuyor. Talep yetersizliği olsa ücretler ve fiyatlar üzerinden bunu etkilemek mümkündür. Fakat krizin sebebi aşırı yatırımların aşırı tüketim talebine dönüşmesidir. Ucuz kredilerin yol açtığı aşırı yatırımlar tüketim malları üretimini daraltıyor. Karşılanamayan tüketim malları talebi enflasyona sebep oluyor. Hayek kredi genişleme esnekliğine büyük önem veriyor.

 

Hayek 2.Dünya Savaşı’ndan sonra müdahaleciliğin yaygın kabul gördüğü ve uygulandığı dönemde de müdahaleciliğe saldırısını sürdürdü. O’na göre tüketim mallarına talep arttıkça yatırım mallarına talep azalır. Fakat bu azalma, kredi hacmi genişletildiği ölçüde, çok düşük faiz oranları sebebiyle gecikir. Bir büyüme evresinin sonunda, emek yoğun sektörlerde karlılık ne kadar yüksek ise, sermaye yatırımları ona göre azalacağından, ekonomik daralma o ölçüde sert olur. Buna mukabil, faiz oranları yüksek olduğu ölçüde, ki bu sıkı para politikası demektir, sermaye malları talebi fazla genişlemeyeceğinden, ekonomik daralma süreci daha hafif olacaktır. Tüketim meyli düşük ise de, tüketim ve sermaye malları arasındaki denge hızla değişmeyeceğinden, aynı hafifletici etki meydana gelecektir. Yani burada, parasal sektöre bir müdahale olmazsa, para exojen bir öge olarak kullanılmazsa, adeta daha hafif bir gel-git hareketi olacağı ifade edilmektedir. Aksine, müdahale kâr ve reel ücret arasındaki dengeyi bozarsa, büyüme sürecini izleyerek sermaye malları üretimi azalır ve sermaye malları azlığı büyümenin durmasına yol açar. Başlangıçta dengesizlik sebebi kredi genişlemesi olduğu halde, izleyen evrede depresyonun sebebi faiz oranı değildir, reel ücret ve kâr oranları arasındaki nispetin değişmesi depresyonun sebebidir. Canlanma evresinde yatırımların hızlanmasının sebebi de budur.     

 

Keynes toplam talep düzeyi ile istihdam arasında doğru yönlü ve kesin bir ilişki olduğu varsayımından hareket ederek, işsizliği yenmek için toplam talebi arttırmak gerektiğini savunuyordu. O zamanki ekonomik konjonktür de Keynes’in teorisini doğruluyordu. Bu teori politikacıların siyasal eğilimleri ile de uygunluk gösteriyor. Gerçekten, işsizliğin arttığı ve toplam talebin daraldığı bir konjonktürde, eğer dış ekonomik ilişkilerden veya altyapı yetersizliğinden kaynaklanan bir engel yoksa, toplam talebi arttırarak ekonomik faaliyetleri hızlandırmak mümkündür. Bu durumda işsizliğin ne kadar azalacağı ve fiyat hareketlerinin ne olacağı, çok tartışılan, ancak literatürde de bir türlü vazgeçilemeyen ünlü Philips Eğrisi’nin şekline ve eğimine bağlıdır. Ayrıca, politikacılar işsizliğin arttığı ve ekonomik faaliyetlerin yavaşladığı bir ekonomiye seyirci kalamazlar. Kendi kendisini orta vadede telafi edecek bir dengesizlik politikacının oy kollama davranışı ile çelişir. Bundan dolayı, ekonomiye müdahale edilmezse, belki biraz daha uzun sürede kendiliğinden istihdamın artacağını ve büyümenin potansiyel sınırlarına yaklaşacağını iddia etmek teorik açıdan tutarlı görünse de, demokrasiye uygunluğu yoktur. İşsizlerin ve ekonomik yavaşlamadan zarar görenlerin arttığı bir konjonktürde politikacının sosyal-siyasal sorumluluğu artar. Kamu harcamalarını ve özellikle sosyal koruma/transfer harcamalarını genişletmek zorundadır. Bundan kamu maliyesi olumsuz etkilenir. Ancak, bu konjonktürde müdahalenin en etkili türü de budur.

 

Hayek işte bu tür bir müdahalenin enflasyona yol açtığını ve işsizlikle kalıcı bir müdahaleyi başarısızlığa uğrattığını ve mücadele edilen işsizliği uzun vadede daha önemli bir problem haline getirdiğini savunuyor.  Keynesyen yanılgının çökmesi halinde işsizliğin sebebine ilişkin başka bir açıklamayı daha fazla önemsemenin mümkün olduğunu ifade ediyor. O’na göre devletin görevi serbest piyasanın işlemesi için gerekli hukuki düzenlemeyi yapmaktır. Dahası, devlet vergilendirme gücünü piyasanın uygun biçimde üretmediği hizmetleri üretecek gelirle sınırlandırmalıdır. Tam kamusal mallar, sağlık, ulaşım ve enerji alt yapısı, çevre koruma, doğal felakete karşı koruma hizmetleri devletin yükümlenmesi gereken hizmetlerdir. Eğer devlet müdahalesi nispeten genişlerse, bu müdahale yöntemleri sıkı sıkıya sınırlanıp belirlenmelidir. Üretim ve kaynak dağılımını sağlayacak en iyi araç piyasadır. Piyasa mantığına aykırı eylemler en aza indirilmelidir. Bu eylemlerde devleti rekabet kurallarına tabi kılmamanın gerekçesi yoktur.

 

Hayek verginin gelir dağılımını değiştirmek ve ekonomik faaliyetleri hızlandırmak amacıyla kullanılmasını istemiyor. O’nun ekonomi tasarımı ekonomi politikalarını son derece kısıtlayıcıdır, toplumun ufkuna/vizyonuna dayanıyor. Toplumu da dini değerlerden soyutlanmış, seküler bir toplum olarak tasavvur ediyor. Gerçekten, dini değerlere bağlı herhangi bir toplumda kapitalist bir ekonomik mekanizma işlemez. “Çıkarcı insan” Ortodoks Hristiyanlıktan sapma bir din reformunun, Protestanlığın eseridir. Protestanlık da İspanya üzerinden Avrupa’ya akan Amerikan altınlarının yarattığı dinsel nitelikli bir ideolojidir.

 

Hayek’in sözkonusu ettiği toplumun kuralları, bilinçli bir hazırlığın sonucunda oluşmuş kurallar değildir. Eğer böyle kurallar varsa bunlar etkinliği kanıtlanmış kurallardır.

 

Hayek’in müdahaleciliğe karşı görüşleri biraz fantezi, daha çok da ideoloji içeriyor. Bir toplumda hukuk kuralları konulabiliyorsa, devletin müdahale alanını sınırlayan kurallar konulabiliyorsa, müdahaleciliğin yarattığı enflasyon evresi de az-çok düzeltmeye tabi tutulabilir. Sosyalizme karşı eleştirileri, ideolojik etkilerin ve endişelerin baskın olduğu bir dönemde Hayek’i siyasi konjonktürle bütünleştirmiş gibi görünüyor.


Yine de Hayek iktisatçıları derin biçimde etkilemiş bir teorisyendir.

 

Hayek’in konjonktür teorisi Keynes’inkine karşıdır. Tüm müdahaleler yapay bir toplum projesinde, özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı ve bireysel tercihlerin gerçekleştirilemediği bir ortamda geçerlik kazanır. Ekonomik veri yetersizliğinde hiçbir büyüme planlanamaz. Kamu müdahaleleri ise piyasanın sağladığı enformasyonu bozar. Devletin ekonomik alandaki dayatmacı otoritesi diktaya yol açar. O halde, yapılması gereken şey, ekonomik, kültürel ve politik alanda gelişmeleri hedefleyen bireysel girişimlere imkan sağlamaktır.

Eğer para ve maliye araçları piyasa mekanizmasını bozacak şekilde kullanılmazsa piyasa kendiliğinden mükemmel işler. Piyasanın kendi işleyişine bırakılması genel çıkar içindir. Müdahale olmamalıdır. Genel çıkarın gereği budur. Bununla birlikte piyasa ekonomisi işlerken de kriz olur.

Hayek demokrasinin tarihi fonksiyonunu bir istisna olarak değerlendiriyor, nispîleştiriyor. Demokrasinin kökten ve sınırsız biçimi aklın son fetişidir.  Bundan dolayı demokrasinin uygulandığı politik değişim sınırlarını taşmamak gerekir. Demokrasi toplumun temellerini sarsarak, toplumsal şiddet içerisinde demagojiye dönüşmemelidir. Devletçiliğe bağlı demokrasi geri çevrilemez biçimde totalitarizme dönüşür. Bireyler bu yapı içerisinde karar bağımsızlıklarını kaybeder, koruyucu devletin buyruğu altına düşerler. Her yerde ve her alanda var olan devlet özgürlüğü yok eder.

Geçmişte anayasa veya gelenek ile sınırlanan demokrasi ya çoğunluk baskıcılığına veya radikal azınlıkların baskıcılığına dönüştü. Kamuoyu partilerin menfaat dağıtarak oylarını maksimize ettikleri siyaset pazarı haline geldi. Bu pazarı yaratan müdahaleciliktir. Hayek’in kendi ifadesiyle “Hükümetin para çıkarma tekeli kaldırılırsa piyasa ekonomisi kendi potansiyelini en iyi biçimde geliştirebilir.”

Kısacası, siyasî iktidarların sahip olması gereken demokratik yetki gerekçesiyle, para ve maliye araçları müdahalecilik için kullanılmamalıdır.

Hayek Keynes’in pek de iyi bir iktisatçı olmadığını iddia etmektedir.  Keynes’in istemesine rağmen, Genel Teorisi’ne  bir eleştiri yazmayı reddetmiştir. İlginç bir tanımlaması var: “Büyük iktisatçı yoktur, sadece iktisatçı vardır ve bu iktisatçı, eğer bir gerçek tehlike değilse, bir bela olmaya müsaittir.” Çünkü, O’na göre “görünmez el” Klasiklerin iddia ettikleri gibi ekonomiyi dengeye götürmez, ama otoriteler ekonomik gelişmelere zarar vermeden bu işleyişe müdahale edemezler.  “Sosyal düzen ahlaki ve sosyaldir, bir gelişimin sonucudur, bir tasarım değildir” diyor.

Hayek’e göre hayatta tasarım dışı ve gelişmeye bağlı kurallar meydana gelir. En etkili kurallar  zamanla ve deneme-yanılma yoluyla, müdahale olmaksızın ortaya çıkar. Bu kurallarla iradi olarak benimsenen kurallar rekabet halinde olur. Böylece bu kuralların bileşiminden sosyal düzen oluşur. İnsan kurallara tabi hayvandır. Bu kurallar şiddeti ve diğer aşırı uygulamaları azaltır, böylece sosyal düzen meydana gelir.  

Bu süreç Klasiklerin rasyonalite prensibine zıttır, çünkü bu düzen kültürel gelişim sonucudur, önceden belirlenmiş bir amacın sonucu değildir.

Hayek “çünkü insan, düşünmüyor iken davranışta bulunuyordu, davranışta bulunmuyor iken anlıyor  değildi” diyor. Kendisi de, tıpkı Keynes gibi, ekonominin temel bilimler gibi bir bilim olduğu düşüncesini reddediyordu. Bu husus ekonomi biliminin hukuk, kültür ve ideoloji ile ilişkisini doğru anlamak bakımından önemlidir. Üretim araçları özel mülkiyeti, girişim özgürlüğü, faiz hak mıdır, hangi sınırlar içerisinde haktır; piyasanın işlemesine müdahale etmek gerekli midir, gerekliyse ne kadar müdahale edilmelidir? Sosyal yardımlar hak mıdır, yoksa asalakların sömürü alanı mıdır? Bu tür belirleyici sorular çoğaltılabilir. Ekonominin matematiğe sığmayan boyutları kültürle, ideoloji ile, kurulu çıkar ilişkilerinden yararlananların yarattığı kurallarla yakından ilgilidir. Her ekonomik analiz belirli bir kültürel ortamda, dönemde, konjonktürde ve kurallar sistemi içerisinde geçerlidir. Bundan dolayı, bütün ekonomik teorilerin ve gerekçelerinin geçerlilikleri sınırlıdır, ekonomi ideolojiden-kültürden asla bağımsız değildir, olamaz.

Hayek’e göre ekonomiyi salt bilim sayma eğilimi iktisatçıların sihir uygulamasıdır. Hayek sosyal adalete de inanmıyor. Çünkü O’na göre mal ve hizmetlerin değeri bireyler için anlamlıdır, toplum için ortak anlamı yoktur. Birileri için iyi olan başkaları için iyi olmayabilir. Sosyal adaleti hedef alan politikalar totalitarizme götürür. “Sosyal adalet prensibi totalitarizmin girmesine hizmet eden bir Truva atıdır” diyor.

Hayek’in bu açıklaması Batı kültüründeki bireyciliğin boyutunu olabildiğince açık ifade etmektedir. İnsanların servete ve tüketime verdiği değer farklı olur, bu doğrudur. Fakat, kapitalist ekonomide mal ve hizmetler piyasa için üretilir ve piyasadan satın alınarak tüketilir. O halde bir ortak değer algısı mutlaka oluşur. Diğer yandan, üretim de tüketim de sosyal bir hadisedir, çünkü sosyal ortamda gerçekleştirilir. Bir tüketimin sosyal faydası ve sosyal maliyeti olduğu nasıl gözardı edilebilir? Keza, bir üretimin sosyal faydası veya sosyal maliyeti vardır. Bir işçiye karşı işverenin hiçbir sosyal sorumluluğunun olmadığını düşünmek sadece yanlış değildir, rahatsız edici bir yanlıştır. Sosyal olmayan bir ekonomik faaliyet belki dağdan keçiboynuzu toplayıp yemektir. Onda bile çevreye zarar verilirse olay sosyal bir mahiyet alır. Üretim-tüketim sosyal, mülkiyet ve girişim bireysel, yoksulluk ve işsizlik de öyle! Böyle bir yaklaşım ancak kapitalist kültürün paradigmaları içerisinde doğru sayılabilir.

“Beethoven’in bir sonatını dinlemek, Léonard de Vinci’nin bir tablosunu seyretmek veya Shakespeare’in bir oyununun seyretmek toplum açısından bir değere sahip değildir, fakat bunları bilen ve önemseyen bireyler için bir değeri vardır!” Hayek böyle düşünüyor.  Süreç adil olabilir, ama sonuç adil olmaz görüşünde. Bu görüşünü “bir oyunda kimsenin hile yapmasını istemiyorsak, sonucun tüm oyuncular için adil olmasını istemek abestir” sözleriyle örneklendiriyor.

Buradan çıkartılacak sonuç bellidir: Gelir dağılımı adaleti öneren tüm fikirler ayrımcıdır. “Çünkü gelir dağılımının değiştirilmesi bazı kişilere diğerleri aleyhine avantaj sağlar.” Hayek’in örneğinden hareket edilirse, sanata ilgisi yüksek bir toplum ile bu ilgisi zayıf toplum arasında toplumlar düzeyinde bir fark yoktur. Sadece sanat zevki gelişmiş-gelişmemiş bireyler arasında fark vardır. Bu takdirde zengin ve fakir kültür tanımları da pek anlamlı olmayacaktır.

Hayek’e göre başarılı olanları teşvik etmek lazım. Çünkü onların gelecekte başarılı olma şansları daha fazladır. Sendikalar en iyiler aleyhine etkiler yaratıyor, verimliliği azaltıyor, sonuçta genel ücret düzeyini düşürüyorlar.

Devletin ekonomik fonksiyonları sınırlanmalı ve devlet rekabeti garanti etmelidir. Fakat Hayek, devlet müdahalesini reddediyor. Gelişmiş bir toplumda devlet, vergilendirme gücünü piyasanın çeşitli sebeplerle yeterli düzeyde sağlayamadığı bazı kamu hizmetlerini garanti etmek için kullanmalıdır. Asgari gelir güvencesi de bu kapsamdadır. “Organize olmuş bir toplumda kendi ihtiyaçlarını gidermekte yetersiz kalan kimselere yardım etmek herkesin ahlaki görevidir. Bu da çaresiz kimselerin tepkilerinden korunmak isteyenlerin yararınadır.” Bu açı Hayek’in gelir dağılımını iyileştirmek ve yoksulluğu azaltmak için değil, fakat sosyal politika amacıyla ekonomiye sınırlı bir müdahaleyi onayladığını göstermektedir. 

Hayek devletin düzenleme yetkisi ve piyasa ile ilişkisi konusuna odaklanmıştı. Paranın da devletin düzenlediği bir alan olmasını istemiyordu. Şöyle diyor: “Devletin para tekeli kaldırılırsa rakip paraların kullanılması mümkün olur. Bu hadise kendi başına bir gelişmedir. Devletin para tekeli yurttaşları para üzerinden kandırmak için kullanıldı.”   

Neoliberal paydalı teorilere yöneltilen çeşitli eleştiriler bir yana, finansal piyasaların gücü, riski, bu piyasalarda kötü yönetim ihtimali veya spekülatif belirsizlikler yaratılması imkanı birlikte dikkate alındığında, müdahalesiz piyasalardan sadece finansal piyasaları güçlü ülkelerin yararlanacağı ortadadır. 2008 krizinden sonra borsa değerleri çöküp yeninden kriz öncesi değerlerine yükseldiğinde kazanan ülkeler gelişmiş ülkeler oldular. Gelir dağılımı bozulan, işsizliği artan, dış borç yükleri artan ülkeler ise azgelişmiş-gelişmekte olan ülkeler oldular.

Joseph E.Stiglitz’in piyasalara ilişkin eleştirileri de okunmaya değer.

Piyasaların kaynakları etkin dağıtacağına ve toplum çıkarlarına hizmet edeceğine, kendi kendisini dengeleyici olduğuna ilişkin düşüncelerden oluşan neoliberalizme karşı dünya yeterince duyarlı değil.   Özelleştirmelere, ekonomik liberalizme ve bağımsız merkez bankacılığına dayanan bu piyasacılık sadece enflasyon kaygısını öne çıkarıyor.

Kalkınmakta olan ülkelerdeki çeyrek yüzyıllık deneyimlerden sonra neoliberalizmin kaybedenleri açıktır: Neoliberal politikalar izleyen kalkınmakta olan ülkeler büyüme yarışını kaybettiler, en zengin ülkeler ise büyümeden orantısız biçimde yararlandılar. 

 

Neoliberaller kabul etmeseler de, uygulamadaki gücüne ve teorik onayına rağmen, bunların ideolojileri geçerliğini kaybetti. 1990’larda fiber optiğe yapılan yatırımlarla neoliberalizm kaynakların tahsisinde de başarısız oldu. Fakat bu yanlış en azından beklenmeyen bir avantaj sağladı. Haberleşme maliyetleri düştü, Hindistan ve Çin dünya ekonomisine daha kısa sürede entegre oldular.

 

Buna mukabil, gayrimenkule yapılan büyük ölçekli kaynak tahsisindeki yanlışlık hiçbir avantaj ile dengelenmedi. Ödeme imkanı olmayanlara ait yeni konutların fiyatları düştü, milyonlarca insan evsiz kaldı. Bazı durumlarda hükümetler korunması gerekenleri korumak zorundadır ve eğer bunu yapmazsa hoşnutsuzluk yayılır. Konut sektörüne aşırı yatırım şüphesiz kısa vadeli yararlar taşır.  Bazı Amerikalılar başka türlü sahip olamayacakları büyük konutlara sahip oldular. Fakat kendileri için ve dünya ekonomisi için hangi maliyet karşılığında? Milyonlarca insan evleri ile birlikte tüm hayatları boyunca yaptıkları tasarruflarını kaybettiler. Konutlara haciz uygulaması dünya ekonomisini yavaşlamaya sürükledi. Bunun sonucuna ilişkin öngörüde oydaşlık var: Genel ve uzun bir yavaşlama olacak. Temel problem piyasanın buyruğunun seçici tarzda ortaya çıkmasıdır. Piyasa özel çıkarları üstleniyor, ama özel çıkarlar dışındakileri reddediyor. 

Piyasayı savunan sözlerle hükümet müdahalelerinin karışımı kalkınmakta olan ülkelere zarar veriyor. Onlara “artık tarımda müdahale yok” denildi. Bu, ABD ve Avrupa’nın dayanılmaz rekabeti karşısında kalkınmakta olan ülkelerin kendilerini tehlikeye atmaları manasına geliyordu. Çünkü, kalkınmakta olan ülkelerin çiftçileri Kuzey’deki rakipleri ile rekabet edebilirlerdi, fakat Kuzey ülkelerinin sübvansiyonları ile rekabet edemediler. Dahası, kalkınmakta olan ülkeler tarıma daha az yatırım yaptılar ve gıda açığı genişledi.

 

Dünyanın öfkesi dokunulabilir/açık. İlk hedef spekülatörler. Bunlar belirsizlik yaratarak fırsat getirilerini büyütüyorlar. Fakat spekülatörler kendilerinin problemin sebebi olmadığını iddia ediyorlar. “Biz doğru fiyat istiyoruz” diyorlar. Oysa, finansal piyasalar ve emtia piyasalarındaki spekülatif hareketler dünya ekonomisini sallantıda tutuyor, sürekli belirsizlik yaratıyor. Özellikle vadeli işlem piyasaları, spekülasyonların dalga boyunu küçültse dahi, spekülatif hareket alanını genişletiyor, spekülasyonların dünya ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisini güçlendiriyor. Spekülasyonu ise faizli serbest piyasalar üretiyor. Müdahalesiz piyasalarda spekülatif hareketler dünya fiyatlarını değiştirme gücüne sahip küresel güçlere bitmez tükenmez bir fırsat yaratıyor.

 

Piyasa radikalleri başarısızlıkları piyasaya değil, hükümete yüklüyorlar. Gerçek şu: 2008 krizinden önce Amerikan bankaları piyasa kurallarına göre oynadılar, riskleri kötü yönettiler. Bu, dünya çapında sonuçları olan büyük bir başarısızlıktır.  

 

Neoliberalizm özel çıkarlara hizmet eden bir politik/ideolojik doktrindir. Neoliberal paydalı teoriler farklı açıklamalara, yaklaşımlara ve gerekçelere sahipler. Doğru boyutları da vardır. Ancak neoliberal uygulamalar piyasayı fırsatları kullanabilenlerin sömürü alanına dönüştürmektedir. Bu teoriler küresel düzeyde ekonomik bakımdan güçlü ülkelere ekonomisi azgelişmiş-gelişmekte olan ülkeler üzerinde daha kuvvetli etkide bulunma imkanı sağlıyor. Bu, dünya ekonomisi üzerindeki tehditlerden çıkarılabilecek önemli bir sonuçtur.

 

Batılı teorisyenler kurulu çıkar ilişkileri ile konjonktürü uyumlaştırabildikleri sürece teorilerinin tutarlılık ve yeterliliğini sağlamış oluyorlar. Bu arada, kurulu çıkar ilişkilerinden zarar görenlerin tepkilerini azaltacak amortisörler kullanmak gerekiyor. Sosyal güvenlik, temel sosyal koruma ve şimdilerde sosyal medya, terör, yabancı düşmanlığı gibi araçlar bu kapsamda kullanılıyor.

 

Her ekonomik sistemin bir ideolojisi ve/veya teolojisi vardır. Kapitalizm Calvinizm’den (Protestanlıktan) ayrı düşünemeyiz. Komünizm de öyle, dînî bir üst yapı kurumu olarak gören tamamen materyalist bir inanç temeline dayanır. İslâm ise bir tarım-ticaret toplumunda ortaya çıkmasına rağmen, modern ekonomiler için adalet, istikrar ve zenginlik sağlayacak araçlar içeriyor.

 

 

 

EK: BİR EKONOMİK DENGELEME ARACI OLARAK ZEKAT

           

            GİRİŞ

Kapitalist sistem teolojik açıdan bakıldığında bir sermaye dinidir. Politikayı, bilimi, sanatı, ideolojiyi, sağlığı, eğitimi, çevreyi, teknolojiyi, aileyi, sosyal ilişkileri, aşkı, insanların gelecek hayallerini piyasalaştırmaktadır. Sistemin nükleer gücü faizdir. Keynes’in yatırım fonksiyonu artık anonim bir bilgidir: I=f(i). Yatırımla faiz arasında ters bir ilişki vardır. Bu durum finansal piyasaları masal canavarlarına dönüştürmektedir. Faiz gelir dağılımını bozmakta ve alt gelir gruplarından piyasa mekanizmasını kullanabilenlere gelir transfer etmektedir. (1+i)n şeklinde ifade edilecek bir üstel fonksiyonla faiz fiyatlar içerisinde nihai kullanıcıya yansıtılmaktadır. Böylece gelir dağılımı bozulurken serbest piyasayı tahrip eden bir süreç işlemektedir. Sermaye yığışması, tekelleşme, kartelleşme ve efektif talep yetersizliği rekabetçi piyasaları varsayım düzeyine indirgemektedir.

Zekat üzerinden geliştirilen bu analiz İslâm’a uyumu kuvvetli bir toplumda doğrulanabilir. Hiçbir ekonomik teori, sistem ve politika kültürel ortamdan, değerlerden, zihniyetten ve ahlâktan bağımsız değildir. İslâm, çıkarcılığı ve hazcılığı temel alan kapitalist kültür ve sistemden tamamen farklıdır. Fedakârlığı ve feragatı esas alır. Zekât kültürel aidiyeti zayıflamış bir toplumda beklenen etkileri yeterince göstermezse, bu, Dînî bir problem değildir, toplumsal bir problemdir.

  1. ZEKATIN HUKÛKÎ MAHİYETİ

 

Zekat varlıklı Müslümanların servetleri ve/veya gelirleri üzerinden yoksullara aktarılan bir kaynaktır. Yoksulluğun ölçüsü konut, binit, meslekî faaliyet için âletler ve 1 yıl geçinilecek yiyeceği olmamaktır. Burada mutlak yoksulluk kavramı ile tanımlanan yoksulluğa benzer bir tanımlama sözkonusudur. Nispî yoksulluk ve psikolojik yoksul kavramları kapitalist kültürde gelir dağılımı adaletsizliğini yumuşatmak için türetilmiş makyajlardır.

Zekat matrahının gelir mi yoksa servet mi olduğu hususu, üzerinde çalışılması gereken önemli bir meseledir. Emek yoğun üretim faaliyetlerinde servet üzerinden, sermaye yoğun üretim faaliyetlerinde gelir üzerinden alınması tartışılacak bir öneri olarak öne sürülebilir. Sermaye yoğun üretim faaliyetlerinde gelir üzerinden zekat alınırsa özel sektörün yatırım fonu yaratması teşvik edilmiş olur. Servet üzerinden zekat alınırsa da sermaye yığışması önlenmiş olur ki, sermaye yığışması gerçekten önlenmesi gereken bir problemdir. İslâm hukukunun sedd-i zerai prensibi bazı serbest faaliyetlerin gelecekte doğabilecek muhtemel zararlar sebebiyle yasaklanmasını mümkün kılar. Zekat matrahının belirlenmesinde bu prensip uygulanabilir.

Zekat Dînin sıkı emirlerindendir. Hangi servet unsurundan ne oranda zekat verileceği bellidir. Ayrıntıdaki bazı içtihat farkları bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Ama üzerinden zekat verilecek hayvanlar, kıymetli madenler ve zirai ürünlerin fiyat hareketlerine bakıldığında, aynı zamanda, bölgede ve toplumda yaşayan insanların dahi zenginlik ölçüsü değişmektedir. Basit bir misal vermek gerekirse, 40 koyundan 99 koyuna kadar 1 koyun zekat verilecektir. Bu durumda Nisan 2025’te 99 koyun yaklaşık 480 gram altına tekabül etmektedir. Halbuki altında zekat için zenginlik ölçüsü 80 gr altındır. Bu durumda, İslâm’ın maksat ve hükmüne aykırılık oluşturulmamak şartı ile, fiyat hareketleri dikkate alınarak bir zekat endeksi geliştirilmesi gereği vardır. Hatta geçimlik mallar, zirai ürünler ve ticarî mallar için ayrı ayrı endeks geliştirilmesi daha uygun olur. Böylece yükümlünün serveti üzerindeki zekat payında fiyat hareketlerinin etkisi en aza indirilmelidir.

Diğer bir husus, zekatın ekonomik-sosyal manada kurumsallaştırılması lüzumudur. Hz.Peygamber Efendimiz ve ilk 2 halife döneminde zekat kamu görevlisi olan zekat memurları tarafından toplanıyor, merkezden yoksullara dağıtılıyordu. Hz.Osman zekat verilmesini insanların diyanetine bıraktı. Varlıklı kişiler zekat verecek, yoksullar da zekatı kabul edecekti. Nitekim öyle de oldu. Hz.Osman uygulamayı böyle yaparken Dînin artık hakim kurum haline gelmesinden hareket ediyordu. Bu uygulama değişikliğine o zaman henüz hayatta olan müçtehit sahabîler itiraz etmediler. Ama son birkaç asırdır İslâm toplumları kapitalist sistemin ve kültürün etkisi altındadır. Kapitalizm hakim kültür haline gelmiştir. Müslümanların kültürel aidiyetlerinde problem vardır. Müslümanlar kendi Dinlerinin/medeniyetlerinin üstünlüğüne inanmakta zorlanmaktadır. Bu zaaf bilim-sanat geliştirmekte, güvenlik ve siyaset düzeyinde olduğu gibi, namazda-oruçta ve diğer dînî uygulamalarda da sözkonusudur. O halde, zekatta gözetilen faydaların elde edilmesi için vergi ve parafiskal gelir düzenlerine benzer bir kurumsal yapı oluşturulmalıdır. Bu, toplumdaki yoksul envanterinin çıkarılmasını ve zekatın yanı sıra başka desteklerle de yoksulların geçimlerini kolaylaştıracaktır. Kim neden yoksul, yoksulluktan esirgenmesi için ne yapılabilir, ahlâkî durumu iyileştirilmesi gereken yoksullar gibi konularla meslek eğitimi, mikro kredi ve benzeri alanlar zekat kurumsallaştırılarak ihtiyaçlara daha uygun hale getirilebilir. Zekatın ekonomik ve sosyal politika aracı olarak faydası böylece arttırılabilir.

Bu kurumsallaştırma sivil siyaset ve liberal ekonomi alanını daraltır mı? Evet. Zaten zekatın önemli etkilerinden ikisi de budur. Özel sektörün artan gücü ile kamu otoritesi üzerinde dayatmacı bir konum kazanması liberalizmi bir sömürü mekanizmasına dönüştürüyor. Daha fazlası, bu dayatmacı güç sivil siyaseti makyajlama aracına dönüştürüyor. Sivil girişimi, bireysel tercihlerin ötesinde, örgütlü faaliyetler açısından dahi engelliyor veya zorlaştırıyor. Nitekim sivil örgütlerin finansmanı önemli problemlerden birisidir.

Zekat uygulamasında burada önerilen türden değişiklikler İslâm’ın hukuk esaslarına aykırılık oluşturmaz. “Zamanın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz.”

 

  1. ZEKATIN GELİR DAĞILIMINI İYİLEŞTİRİCİ ETKİSİ

 

Zekat servete oranlandığında %2.5’tir. Ancak kâra oranlandığında yüksek bir gelir transferi sağladığı görülmektedir. Çünkü zekatta dönem başındaki matraha dönem sonundaki artış eklenmektedir. Böyle olunca verilen zekat dönem içerisindeki kâra oranlandığında yüksek bir rakam ortaya çıkmaktadır. Mesela dönem başında zekat yükümlülüğü oluşturan 100 birimlik bir değer dönem sonunda 110 birime çıkmış ise 2.75 birim zekat ödenecektir. Bu da dönem içinde sağlanan gelirin %27.5’ine tekabül etmektedir.

Gelir dağılımı ekonomik kriz, dengesizlik, savaş, ülke içindeki fiyat hareketleri, dış piyasalardaki fiyat hareketleri, ülkedeki rekabet düzeyi, faktör yoğunluğu, vergi-kredi düzeni, ücret düzeyi, istihdam-işsizlik düzeyi, işgücüne katılma oranı gibi çok sayıda değişkenin belirleyici etkisi altında oluşur. Bundan dolayı gelir dağılımını iyileştirici kamu müdahaleleri önemlidir, zarurîdir. Zekât bu yönde gayet uygun bir müdahale aracıdır.

Gelir dağılımının asimetrik oluşumuna yol açan faktörler arasında faizin ayrı bir önemi vardır. Faiz alt gelir gruplarından üst gelir gruplarına gelir aktaran bir sömürü mekanizmasıdır. Faizin yasaklanması ve zekatın farz kılınması ekonomik denge ve büyüme açısından İslâm’ın iki temel buyruğudur.

 

  1. ZEKATIN KONJONKTÜREL ETKİSİ

 

Zekatın kâra oranlanması konjonktürel dengesizliklere karşı proaktif bir etki  yaratmaktadır. Ekonomik faaliyetlerin hızlandığı ve enflasyon baskısının oluştuğu bir konjonktürde zekatın kâra oranı düşmektedir. Bu da toplam talep artışının sınırlanması ve enflasyon baskının azalması bakımından önemlidir. Ekonomik daralma döneminde ise zekatın kâra oranı yükselmektedir. Bu da gayet istenilir bir durumdur. Çünkü daralma döneminde toplam talebin desteklenmesi proaktif bir politikadır. Örneklendirilecek olursa, dönem başında zekat yükümlülüğü doğuran 100 birimlik bir matrah sözkonusu iken, dönem sonunda bu matrah 105 birime çıkmışsa, ödenecek zekat 2.625 birim olacaktır. Bu durumda zekatın yaratılan gelire oranı %52.5 olacaktır. Bu, durgunluk-daralma konjonktüründe alt gelir gruplarının desteklenmesi gereğine tam uyan yüksek bir rakamdır. Zekat konjonktürel dengesizliklere karşı proaktif bir etkiye sahiptir.

 

Faiz gelir dağılımını bozarak talep yetersizliği yaratır, ekonomik daralma sebebi olabilir. Diğer yandan, uzun dönemde maliyet enflasyonunun sebeplerinden birisidir. Yani faiz ekonomik dengesizliklerin belirleyicilerindendir. Finansal piyasaların pivotu olarak faiz, ekonomik krizlerin de başlıca sebebidir. Bankacılık krizi tamamen faiz düzeylerinden kaynaklanır. Döviz krizi de öyle. Borsa krizi paralel piyasalar ve kredi mekanizması üzerinden faize bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında faiz metastaz etkisi yapan kanser gibi görünüyor. Piyasaları okyanuslarda gelişen kasırgalar gibi istikrarsızlığa sürükleyen faize mukabil, zekat istikrar, rekabet, yatırım, üretim ve istihdam yaratan bir belirleyici değişkendir.

 

  1. ZEKATIN HARCAMA ÇARPANI OLARAK ETKİSİ

 

Zekat harcama çarpanı yaratarak ekonomik büyümeyi hızlandırır. 1/1-c şeklinde ifade edilen harcama çarpanında marjinal tüketim meyli (c) ne kadar yüksekse herhangi bir harcamanın gelir arttırıcı etkisi o kadar yüksek olur. Zekatın malı eksiltmeyeceğini, aksine arttıracağını belirten Dînî ifadeler bu gerçeği tazammun etmektedir. Zekat yoksulların çaresizliğini gidermeyi hedeflemektedir. Yoksulların marjinal tüketim meyilleri yüksektir; bu sebeple zekat, gelir-harcama akımının daha kolay eşitlenmesini sağlar, ekonomik durgunluk ve daralma riskini azaltır. Yani zekat, efektif talep yetersizliğinden kaynaklanan durgunluk-daralma konjonktürüne karşı etkili bir araçtır.

Diğer taraftan, sosyal tabakalaşma piramidindeki yoksul kesimin oranı daraldıkça, zekatın harcama çarpanı olarak etkisi zayıflayacaktır. Bu da toplam harcamaların enflasyon baskısını azaltacaktır.

 

Zekatın konjonktürel etkisi ve harcama çarpanı olarak etkisi, faiz yasağı ve sadaka                             kültürü üzerinden birlikte değerlendirildiğinde olağanüstü bir teşhis ortaya çıkıyor. Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de “Allah faizi mahveder, sadakaları arttırır” (Kur’an-ı Kerim, 2/276)  buyuruyor. Yani Allah faiz sebebiyle zenginliği daraltır, sadaka sebebiyle zenginliği arttırır. Bu da faiz-yatırım konusundaki tersine ilişkiyi açıklayan Keynes’in yatırım fonksiyonunu ve gelir-harcama akımının etkisini açıklayan harcama çarpanını matematik olarak gösterir. Konu teorik değildir. Faiz uzun dönemde maliyet unsurudur ve maliyetler arttıkça üretimin daralacağı mikro iktisatta arz fonksiyonunda ifade edilir.  Sadaka ise efektif talep yetersizliğinden kaynaklanan daralma konjonktürüne karşı harcamaları arttırarak harcama çarpanı yaratır, arzı arttırır.      

 

 

  1. ZEKATIN SOSYAL GÜVENLİK ARACI OLARAK ÖNEMİ

Zekat gelir dağılımını ve gelir-harcama akımını değiştirerek durgunluk-daralma konjonktürüne karşı etki yaratır. Gelir dağılımının iyileşmesi ve ekonomik istikrar güçlü bir sosyal bütünleşme sağlar. Çaresizliğe karşı güvence sağlaması da sosyal bütünleşme açısından önemlidir. Zekat bir sosyal güvenlik sistemine temel oluşturmaktadır. Modern sosyal güvenlik sistemleri primle veya vergiyle finanse edilmektedir. Amaçları gelir dağılımını iyileştirmek ve güvence sağlamaktır. Ancak, primli sistemde yoksulluktan kurtarılıp güvenceye kavuşturulmak istenen katılımcılardan prim alınmaktadır. Vergiyle finanse edilen sistemde ise varlıklı-yoksul herkes aynı haklardan yararlanmaktadır. Bundan dolayı her iki sistemin de amaçlarına uygun etkileri sınırlıdır. Zekatın sağladığı sosyal güvenceden ise sadece yoksullar yararlanır. Gelir dağılımını iyileştirici etkisi daha güçlüdür. Ayrıca, zekat gönülden gönüle giden yolu sonuna kadar açarak sosyal bütünleşme yaratır, sosyal bütünleşmeyi pekiştirir. Bu etki sosyal güvenliğin başat amacıdır. Keza zekat, yoksulların suç işlemelerini, suç örgütlerine katılmalarını, toplum değerlerine aidiyette problem yaşamalarını engeller. Yaşlı, engelli, dul ve yetimleri çaresizlikten esirger. Dezavantajlı gruplar açısından kuvvetli bir sosyal politika aracıdır. Temel sosyal koruma sağlar. Zekatın amacı yoksullara refah düzeyinde geçim sağlamak değildir. Çaresizliği gidermektir. Zekat, istihdamı özendiren ve çalışmama tuzağından esirgeyen bir ahlâkî yapıya istinat etmektedir. Yoksulların toplumla ortaklaşarak üretim faaliyetlerine katılmalarını gerektirmektedir. Bu husus önemlidir. Modern sosyal güvenlik sistemleri çalışabilir nüfusu istihdama yönlendirmekle çalışmama tuzağına düşmek arasında denge tutturma problemine mâruzdur.

Bütün Müslümanlar zekat üzerinden sosyal güvenlik hakkına sahiptir.

  

  1. ZEKATIN EMEK ARZINA ETKİSİ

 

Modern sosyal güvenlik sistemleri sağladıkları gelir güvencesiyle gelir-boş zamanı tercihi arasındaki ilişkiyi değiştirmektedir. Boş zaman etkinlikleri en büyük sektörlerden birisidir. Hızla çeşitlenip genişlemektedir. Toplumların gelir düzeyi yükseldikçe boş zaman tercihi adrenalin tüketen bir kara deliğe dönüşmektedir. Kapitalist kültürde mutluluk-refah budur. Ancak, bu kabil toplumlarda sosyal güvenlikten daha fazla imkan elde edip boş zaman etkinliklerine daha fazla vakit ayırma eğilimi çalışmama tuzağı denilen bir problem ortaya çıkarmıştır. Zekatın bu tür olumsuz bir etkisinden söz edilemez. Geçici işgöremez ve işsizler yoksul duruma düşmedikçe zekattan yararlanamaz. Yaşlılar ve malûller de yoksul değillerse zekattan yararlanamaz. Çünkü, sosyal sigorta sisteminden farklı olarak, zekat sosyal güvenlik katılımcılarına ve bunların bağımlı nüfusuna değil, doğrudan yoksula verilmektedir, vergiyle finanse edilen sistemden ise salt yoksulları kapsayarak farklılık göstermektedir. Çaresizliği giderme amacına yöneliktir. Çalışan-çalışmayan, yaşlı-malûl-engelli, kadın-erkek bütün kategorilerden yoksullar zekattan yararlanır. Ancak çalışabilecek durumda olup da çalışmayan kişilere (iradî işsizlere) zekat verilmez. İslâm’da çalışıp kazanmak, ailenin ve yoksul akrabaların geçimini sağlamak, topluma yararlı olmak esastır. Asalaklık korunmaz.

Yoksulların sosyal güvenliği bakımından zekat gelirlerinin yeterli olmadığı durumda vergi de aynı amaçla kullanılabilir. Zaten gayr-i müslim yoksullara sağlanacak gelir güvencesi vergiyle finanse edilir.

 

  1. ZEKATIN REKABETİ DESTEKLEYİCİ ETKİSİ

 

Kapitalist sistem rekabetçi piyasalardan oluşan bir ekonomik yapıya ulaşamıyor. Çünkü faiz rekabeti daraltıyor, sermaye yığışmasına yol açıyor, tekelci piyasalar yaratıyor. Gelir dağılımı dengesizliklerinin, gelir çekişmelerinin ve maliyet enflasyonunun temel sebeplerinden birisi faizdir.

Zekat gelir eşitsizliklerini azaltır. Gelir çekişmesinin sebebini ortadan kaldırır. Faizler üzerinden büyüyen kâr enflasyonunu önler. Böylece serbest piyasa mekanizmasının engelsiz işlemesini sağlar. Rekabetçi piyasalar kâr maksimizasyonuna verimlilik artışı ile ulaşmaya çalışır. Kâr marjı/oranı daralır. Tekelci kapitalist piyasaların gelir dağılımını bozan etkisi ortadan kalkar, en azından önemli ölçüde sınırlanır.

Kapitalist sistemde pivotu faiz olan finansal piyasalar reel üretimi daraltıyor. Sermayenin finansal getiriler için kullanılması reel sektör yatırımlarının türü ve hacmi bakımından belirleyici oluyor. Emekler, yetenekler, uzmanlıklar finansal piyasalar için kullanılıyor. Finansal piyasalar belirsizlikten yararlanır. Bu ise hem rekabeti bozar, hem de istikrarsızlık yaratır. Ödünç Verilebilir Teorisi’ni anlamsız kılar. Çünkü ödünç verilebilir fonlar forex piyasalarda bir tür kumar payına dönüşmektedir.

Faizle zekatın ters yönde işleyen etkileri birlikte değerlendirildiğinde, zekatın rekabeti güçlendiren bir faktör olduğu kolayca anlaşılır.

 

  1. ZEKATIN GİRİŞİMCİLİĞİ DESTEKLEYİCİ ETKİSİ

 

Emek, sermaye ve doğa faktörlerinin üretime koşulması girişim faktörüne bağlıdır. Üretim imkanları eğrisinin gösterdiği düzeyde bir üretimin artış yönünde ivmelenmesi toplumdaki girişimcilik kapasitesine bağlıdır. Yeni ürünler üretmek, yeni pazarlar bulmak, yeni finansman biçimleri geliştirmek, yeni endüstriyel ilişkiler kurmak gibi yenilikler girişimci kültür ve zihniyet gerektirmektedir. Girişimci var olan imkanlardan fazlasını, potansiyel imkanları harekete geçirebilir, ekonomik büyümenin motor gücü olabilir.

 

Zekat yoksul düşmüş borçluya da verilir. Herhangi bir üretim faaliyetinde bulunurken yoksul düşen insanların zekatla desteklenmesi onların üretim faaliyetlerine devam etmesini mümkün kılar. Âdeta yenilenme (recreation) imkânı sağlar. Üretim ve istihdam artar, ekonomik büyüme hızlanır. Daha fazlası, zekat girişimcilik yeteneği olan yoksullar için mikro kredi yerine pekâlâ geçebilir. Girişimciliğin desteklenmesi rekabeti genişletir; yatırımı, üretimi ve istihdamı arttırır.

 

 

 

SONUÇ

 

Zekat özel sektörün aşırı büyümesini önlüyor. Gelirin salt emek karşılığı olduğunu ifade ediyor. Çalışarak kazanmayı teşvik ediyor. Üretimin bir sosyal olgu olduğundan hareketle, yoksulların yaratılan gelir üzerindeki hakkını veriyor. Böylece talep yetersizliğinden doğan ekonomik durgunluk-daralma konjonktürünü önlüyor. Toplumda seçkinci bir kesim oluşmasını önlüyor. Sosyal, ekonomik, siyasal istikrarsızlık yaratacak bir gelir çekişmesi gelişmesini engelliyor. Aksine sosyal bütünleşmeyi derinleştiriyor, güçlendiriyor, pekiştiriyor. Fedakârlık ve dayanışmayı yoğunlaştıran bir zihniyet-kültür yaratıyor. Bu kültür piyasaların yapılanmasını, fiyatlandırma davranışlarını, talep yapısını, tasarruf meylini, yatırım iştahını, istihdamı, ücretlendirmeyi, verimliliği derin biçimde etkileyecektir. Zekat kapitalist sömürünün ezdiği yoksul kesimler üzerinde uygulanması için ancak 19.yy sonlarında teorisi yapılıp sınırlı ölçüde uygulamaya konulan sosyal politikayı bireysel düzeyden özel sektöre ve kamu faaliyetlerine kadar güçlü biçimde uygulamayı içermektedir. Ekonomi açısından da dengesizlikleri giderecek bir mekanizma oluşturmaktadır.

 

Kapitalist sistem tekelciliği önleyemiyor. Faiz yoksullardan varlıklara doğru bir gelir transferi yaratıyor. Sermaye yığışması meydana getiriyor. Rekabet eşitsizliğine sebep oluyor. Çıkarcılığı zihniyete-kültüre dönüştürüyor. Finansal piyasalar reel sektörün dengesini bozuyor, daraltıyor. Bu piyasadaki belirsizlikler, dalgalanmalar, beklentiler, beklentileri bozan manipülasyonlar reel sektör firmalarının piyasa değerlerinde hızlı değişiklikler yapıyor. Rekabet verimlilik üzerinden değil, firmaların piyasa değeri üzerinden gerçekleşiyor.

 

Sermaye böyle büyüdükçe bilimi, sanatı, politikayı, teoriyi, ideolojiyi, dini, sosyal ilişkileri, hukuku, iletişimi, kültürü, aşkı, demokrasiyi satın alabiliyor. Ülkelerin ulusal bağımsızlığını anlamsız kılabiliyor. Örtük sömürgeler yaratıyor. 2020 seçimleri öncesinde ABD’de Başkan Trump’la sosyal medya mecraları arasındaki ilişkiler bunu doğruluyor. 2024 rakamlarıyla dünyanın en büyük 10 şirketinin serveti 7 triyon dolardır. Bu rakam Almanya ve İngiltere’nin 2023 yılı GSYH toplamına yakındır.

Finansal piyasaların motor gücü faizdir. Bu piyasalarda günlük hareket halindeki sermaye 7.5 triyon dolardır. Bu sermaye döviz, altın, hisse senedi değerlerini manipülasyon alanına dönüştürmektedir. Döviz, altın ve emtia piyasalarını pekâlâ kumar masalarına dönüştürebilmektedir. Küresel güçler hedef haline getirdikleri ülkelere bu piyasalar üzerinden ekonomik operasyonlar çekebilmektedir. Sermaye hareketlerinin ve kurun serbest olduğu bir ülkede denge bozucu ekonomik operasyonlar yaratmak hiç de zor değildir. 2023’te 18 trilyon dolarlık GSYH’sı ile dünyanın ikinci en büyük ekonomisine sahip olan Çin’in döviz rezervleri 3.2 trilyon dolardır (2024). Bu, bir ekonomik operasyona karşı savunma rezervidir.

 

Faiz Hristiyanlığı dönüştürmüştür. Calvin’in Protestan mezhebi faizi ve kapitalizmi adeta bir din ideolojisi haline getirmiştir. Bu sistemde serbest piyasa sermaye sahiplerinin tekelci alanıdır.

 

Zekat ve faiz üzerinden gelir dağılımı, yatırım, istihdam, konjonktür, sosyal bütünleşme ve sosyal güvenlik konularında burada geliştirilen analizi ülke örnekleri ile desteklemek mümkün değil. Çünkü İslâm toplumları kendi medeniyetlerini tezahür ettiren örnekler veremiyorlar. Ekonomik sistemden söz edildiğinde kapitalizm, karma ekonomi ve komünizm akla geliyor. Oysa faizi yasaklayıp ticareti teşvik eden bir İslâm var; İslâm kültür, ahlâk ve hukukunun inşa ettiği bir ekonomik sistem var. Ancak, İslâm toplumları kendi medeniyet değerlerine inanma problemi yaşıyorlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 REFERANSLAR

L’économie de l’offre en Europe, Gilbert Koenig, http://opee.unistra.fr/spip.php?article315 ET: 14.08.2018  

FABIEN PILIUQuel est le bilan économique de François Hollande ?

https://www.latribune.fr/economie/presidentielle-2017/quel-est-le-bilan-economique-de-francois-hollande-621765.html  

 

Marie Dancer, Bilan de François Hollande : en économie, une stratégie de soutien aux entreprises, https://www.la-croix.com/France/Politique/Bilan-Francois-Hollande-economie-strategie-soutien-entreprises-2017-05-10-1200845991 E.T.:20.08.2018  

MARC CHEVALLIER, La politique de l’offre de François Hollande fait un flop, https://www.alternatives-economiques.fr/politique-de-loffre-de-francois-hollande-un-flop/00077223, 02/02/2017ALTERNATIVES ECONOMIQUES N°364, E.T : 20.08.2018  

Vladimir Vodarevski, Économie : connaissez-vous l’école autrichienne ? Hayek, Menger, Mises : Qu’appelle-t-on « école autrichienne » en économie ? https://www.contrepoints.org/2016/01/20/235959-economie-connaissez-vous-lecole-autrichienne E.T.: 26.08.2018   

 

http://ideeseconomiques.weebly.com/friedrich-hayek.html E.T.: 01.09.2018  

Présentation générale de l’école autrichienne, https://www.institutcoppet.org/ecole-autrichienne/ E.T. : 01.09.2018    

http://www.ieri.be/fr/ade/program/ade6/module3 , E.T: 24.08.2024  

JOSEPH E. STIGLITZ, La fin du néolibéralisme, LES ECHOS, 21/07/2008 E.T:06.10.2018

https://jeanneemard.wordpress.com/2011/05/31/citations-de-friedrich-august-von-hayek/ E.T.:25.08.2024   

https://atlantico.fr/article/decryptage/comment-l-ordoliberalisme-allemand-s-est-construit-de-son-opposition-a-l-obscurantisme-economique-des-annees-20-les-ordoliberaux-histoire-d-un-liberalisme-a-l-allemande-patricia-commun-editions-les-belles-lettres E.T: 09.09.2017       

http://www.atlantico.fr/decryptage/ordoliberalisme-allemand-ou-retour-economie-politique-patricia-commun-editions-belles-lettres-allemagne-ordoliberaux-histoire-2714888.html E.T: 09.09.2017     

L’ordolibéralisme allemand expliqué aux incroyants 5 octobre 2015 par Jérôme Latta

https://archive.regards.fr/spip.php?article9039, E.T: 25.08. 2017  

 

L’ordolibéralisme, un compromis allemand, Henrik UTERWEDDE 01/03/2012 Alternatives Internationales n°054, https://www.alternatives-economiques.fr/lordoliberalisme-un-compromis-allemand/00071861E.T: 28.09.2017  

http://www.centre-robert-schuman.org/userfiles/files/REPERES%20-%20module%207-0%20-%20notice%20-%20economie%20sociale%20de%20marche%20-%20FR%20-%20final.pdf E.T: 29.09.2017  

 

Néo-libéralisme et « économie sociale de marché » : les origines intellectuelles de la politique européenne de la concurrence (1930-1950)

par François DENORD, https://www.cairn.info/revue-histoire-economie-et-societe-2008-1-page-23.htm E.T: 09.09.2017