SUNUŞ
Eğer tevazua aykırı olmazsa, bu çalışma hazır malzeme ile yeni bir mimari eser inşa etmeye benziyor. Bir derleme. Peygamber Efendimizin kutlu hayatı hakkında anonim hale gelmiş bilgileri kullandım, çok sayıda da ansiklopedi maddesinden yararlandım. Ama, ansiklopedi maddelerini, yazarlarının amaçlarına ve verdikleri bilgilere aykırılık oluşturmadan, adeta çalışmanın tümü bakımından hammadde gibi kullandım, bu çalışmanın açısıyla ilişkisiz detayları kaldırdım, önemli genişletmeler yaptım, açıklamalar ekledim, konunun gelişimine göre yorumlarda bulundum. Yorum deyince, bunu Peygamber Efendimizin kutlu hayatını daha güzel anlamak ve anlatmak için hikmet arayışı diye düşünmek doğru olur.
Aristokrasi doğruya, güzele, iyiye, adalete ve insan saygınlığına uygun değişimin önemli engellerinden birisidir. Aristokrat, üstünlüğü Allah'a kullukta aramaz, öyle görmez; aristokrat, üstünlüğü diğer insanlara ne kadar üstten bakabilme gücünde olduğuna göre ölçer. Bir insan bireyinin veya toplumun aristokratik engellerden kurtulması için toplumsal değişimin dalga boyunun çok yüksek olması lâzım. İslâm böyle yayıldı. İnsanların fevç fevç İslâm’a girmeleri için 23 yıl aristokrasi ile mücadele etmek gerekti. Elbette başka etkenler de vardı: Ticarî ilişkilerinin bozulması ve çevre kabileler nezdindeki saygınlıklarını kaybetme korkusu, bu arada Ka’be’nin komşuları olmalarından dolayı özellikle Fil Vak’asından sonra kazandıkları dokunulmazlıkları, kurulu çıkar ilişkilerinden sağladıkları imkanlar ve statüler…putperest bir toplumda birilerinin çürümüş kemiği elinde toz haline getirip savurarak “bu kemik haline geldiğimizde tekrar mı dirileceğiz?” sorusunu sormasına ortam hazırlıyordu.
Halbuki âhiret, insan türünün fizyolojik yapısıyla ve bilgi, sanat, âlet üreten yetenekleriyle yücelme rampasıdır. En az bu kadar önemli bir husus da âhiretin mazlumlar/mağdurlar için dünya hayatlarında maruz kaldıkları zulümleri dengeleyecek bir devamlılık olmasıdır. Âhiret âdeta matematiksel bir eşitlik sağlayacak parametrik değerdir. “İnkâr edenler: ‘Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında kalanlardan olsunlar.’ diyeceklerdir.” (Kur’an-ı Kerim, 41/29) Oysa, aristokratlar için âhiret hiç de istenilir bir aşama değildir; engelleyici bir aşamadır, bir kâbusun adıdır. Aristokratların tevhid, âhiret ve kulluğu esas alan bir inanç sistemine karşı çıkmaları peygamberler tarihinin özetidir. Aristokratik güçlerinin sınırlarına varmış yaşlı insanlar için peygamberler düşmanlık hedefidir. Bedir’de öldürülen müşrik liderlerin hepsi böyleydi. “Biz bir memleketi helâk etmek istediğimiz vakit şımarık varlıklılarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helâka müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz.” (Kur’an-ı Kerim, 17/16) Allah’ü Teâlâ her toplumda refah içerisindeki günahkârların bozgunculuk yapan bir aristokrasi yarattığını bildiriyor. Bu liderler, (yani aristokratlar) peygamberlere verilenin benzeri kendilerine de verilmedikçe asla inanmayacaklarını söylerler. (Kur’an-ı Kerim, 6/123-124) İşte aristokratik engelleme ve rekabet budur.
İslâm ordusu Mekke tepelerine konduğunda Hz.Abbas’ın yardımıyla Peygamber Efendimizin karargâhına gelebilen Ebû Süfyan hâlâ aristokrat konumunu düşünüyor, bir takım tereddütlerinden bahsediyordu.
Aristokrasi salt saygınlık ve psikolojik doyum sağlamaz, aristokrasi ilgili çevrenin rant kaynağıdır, maden ocağıdır. Bir tür emme-basma tulumbadır. Aristokrasi fırsat/rant sağlar, rant aristokratik konumu güçlendirir. Bu sebeple aristokrasiden vazgeçmek gelenekten, geleneğin kurumsallaştırdığı ilişkilerden, hiyerarşiden, herhangi bir içerikteki inanç değerlerinden vazgeçmekten çok daha fazlasıdır. Kendisini putu ile özdeşleştiren, putu ile birlikte kendisini yücelten bir kesim bu konumunu terk edecek de, tevhidi, âhireti ve kutlu değerlerle donanmış kulluğu esas alan dine koşacak! Bu çağrıyı yapanı ellerinden gelse öldüreceklerdi, ama Mekke’nin yanık kayalarından katı duruşlarından asla vazgeçmiyorlardı. Velid bin Muğîre gibi “bu adam ne diyor?” diyenler de, itirazlarına gerekçe yaratmak için dinliyorlardı, yahut tavırlarında az-biraz değişiklik görülse aristokrasinin diğer üyeleri ayıplaya ayıplaya ilgili kişiyi şirke boğuyorlardı.
Ama mesela Hâlid bin Velid, Amr bin Âs, Osman bin Talha gibi Mekke sosyetesinin seçkin gençleri aristokratik kimliklerini çiğnemiş, Mekke’den Medine’ye iman yüklenerek gelmişlerdi. Çünkü insaf ve sağduyu sahibi kimselerin ilgisiz kalamayacakları bir kutlu çağrı vardı: “Allah’tan başkasına tapmayacağımıza, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza ve Allah’tan gayri birbirimizi rab edinmeyeceğimize dair ortak söze gelin” (Kur’an-ı Kerim, 3/64) Bu çağrıya uymak için delile filan ihtiyaç yok. İnsanın açık bir sağduyuya sahip olması yeterlidir. “Bana ne oluyor ki, beni yaratana tapmayayım, halbuki hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Kur’an-ı Kerim, 36/22) Bu sağduyunun dışında bir doğru olamaz. Nitekim, Mekke’nin aristokratik değerlerle zincirlenmemiş gençleri Peygamberimize koştular ve dünyayı değiştiren İslâm inkılâbında önemli görevler aldılar.
Aristokratik değerlere meydan okuyanlar sadece genç aristokratlar değildi. Bilâl gibi, Yasir gibi, Sümeyye gibi, Suheyb gibi, Selman gibi, Abdullah bin Mes’ut, Ebû Dücane (ra) gibi gönlünden iman çağlayan kutlu insanlar da vardı. Bunlar aristokrasiyi korumak isteyenlerin zulümlerine meydan okudular. Taştan-topraktan putlara tapmayı reddettiler. Aristokratlar bunları adeta böcek gibi görüyorlardı. Bir köle, bir kadın, bir siyah, bir yoksul, bir engelli kendileriyle nasıl eşit olabilirdi? Daha fazlası oldu, bunlar vali oldu, komutan oldu, hakim oldu; bunlar insanlığın efendisi oldular, uygarlık öncüsü oldular. Evhamlara, efsanelere, safsatalara, şiddet ve zulme boğulmuş bir isyan kültürü içerisinde horlanan insanları beyefendiler/hanımefendiler haline getiren İslâm’ın asr-ı saadet dönemini bu açıdan anlatmak istedim. Olduysa ne âlâ, olmadıysa haddini bilmezlik bana aittir.
Yalnız, Hz.Muhammed, arkadaşları ve İslâm üzerine düşünmek isteyenlerin zihinlerini safsatalardan, İslâm düşmanı diğer din mensuplarının ve özellikle kilisenin iftiralarından, Batı kültürünün önyargılarından ve İslâm’danmış gibi görülen yanlış/kötü uygulamalardan boşaltmaları gerekir. Batı kültürü Allah’a isyanı özgürlük diye tanımlıyor, insanı çıkarcı ve hazcı (homo economicus ve hédonique) diye tanımlıyor, bu tutumu kurumsallaştırıyor; tapınmalarının ve isyanlarının tanrısı paradır. Dünyayı dolandırma mekanizmasına finansal piyasalar diyor, cinsel ilişkilerin sapık türlerini dahi onaylıyorlar. Sapık cinsel ilişkileri kültürel/kurumsal değeri haline getiren Batı’dır. Kumarı, içkiyi, ayrımcılığı mayalayan Batı’dır. Batı kültüründe ikna edici yalan söylemek maharettir, sanattır, bilimsel bir boyuta sahiptir; dürüstlük bir pazarlama aracıdır, ahlâk değildir; tıpkı satranç oyuncularının uygulaması gereken kurallar gibi, “oyunun kuralı”dır. Batı kültüründe merhamet yoktur, utanma duygusu yoktur. Aile kurumu çökmüş, ana-baba ve evlat ilişkileri çökmüş bir Batı’yı uygarlık coğrafyası sananların İslâmî değerleri anlamaları zaten beklenemez. Batı kültüründe mutluluk bedenin daha fazla adrenalin kullanması demektir. Batı aristokrasiyi ve daha kötüsünü, oligarşiyi demokrasi diye pazarlıyor. İnsanî ilişkileri ayrımcı, dışlayıcı ve yarattığı sahte nezaket örtüsüyle ağır bir aşağılama yöntemine dönüştürüyor. Hz.Muhammed insanlık ufkudur, beyefendilik ufkudur, kulluk ufkudur. O’nu, arkadaşlarını ve İslâm’ı Batı’dan kopyalanmış değer ölçüleri ile anlamak mümkün değildir.
En az 8 asır süren İsâm’ın medeniyet yaratıcı gücünü, daha sonra İslâm’a nispetleri bozulan Müslümanların maruz kaldıkları olumsuz değişimi ve Batı uygarlığının mensuplarını şeytanlaştırıcı etkisini birlikte düşündüğümüzde, Hz.Muhammed’in âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bildiren âyet-i kerimenin ( 21/107) doğruluğu dokunulabilir bir gerçek olarak ortaya çıkıyor.
İnsanlığın bozulma yönü bellidir: Çok tanrılılık/putperestlik, kulluk-âhiret bilincinden uzaklaşma ve dünyaya taparlık.
Dinlerin bozulması de böyledir. İnsan bedeninin doğal eğilimlerini kulluğun yerine ikame etmek, kulluğu buna dönüştürmek dinden sapma ve bozulma hareketlerinin en yaygın tezahürüdür. İbadetler bir tür oyuna dönüştürülür. Tapınma ve eğlence ihtiyaçları aynı davranışlar üzerinden gerçekleştirilir. Herhangi bir bahaneyle/gerekçeyle insanların kulluk sorumluğu ortadan kaldırılır. Allah ve âhiret inancıyla belirleyici ilişki koparılır. Nitekim, Yahudilikteki seçilmişlik inancı, Hristiyanlıktaki Oğul Rabb’ın günahkârlar için kendisini feda ettiği inancı dinleri aksesuar düzeyine indirgemektedir. Ancak, bilfarz, zalimlerin cezalandırılmayacağı, yani âhiretin olmadığı bir evrensel gerçeklik olsa, bu gerçeklik varlık âlemini yüceltici bir gerçeklik değildir, olamaz. Aksine, zalimlerin evrensel gerçeklikten kaynaklanan alçaltıcı zulümleri hayatta kutlu bir boyuta imkan vermez. Aksine, insanı, toplumu ve hayatı kötülüğün dipsizliğine iter. Oysa, yukarıda da geçti, Hz.Muhammed bizi bütün tasavvurların üstünde, eşsiz-benzersiz, sonsuz ilim, hikmet ve güç sahibi bir Allah’a, âhiret ve kulluk bilincine ve iyilikçi, güvenilir, güce tapmayan-özgürlükçü, dünyayı onurlandıracak erdemli insanlar olmaya Kur’an-ı Kerim diliyle çağırıyor: “Ey kitap ehli! Allah’tan başkasına tapmayacağımıza, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza ve Allah’tan gayri birbirimizi rab edinmeyeceğimize dair ortak söze gelin.” (Kur’an-ı Kerim, 3/64)
İslâm bize Allah’ı öğretiyor, âhiret inancı ile Allah’a kulluğu yücelme yolu olarak gösteriyor.
Tarih boyunca din uyduranlar veya mevcut dinlerden din/mezhep türetenler bazı karakteristiklere sahiptir. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:
Yalancı, tahakkümcü, çıkarcı, fırsatçı, hileci-tuzakçı olurlar. Düşmanlarını aşağılarlar. Hırslarına tapar, arzularını ve gayeleri uğruna ahlâksızlığı yüceltir, kulluk duygusunu ve sorumluluğunu zayıflatacak kurallar/gerekçeler üretir, aristokrasinin tepesine çıkana kadar aristokratik güçten yararlanırlar. Kendilerinin beşerî nitelikleri itibariyle de olağanüstü olduğu inancını yaratırlar.
Hz.Muhammed peygamberliğini açıkladıktan sonra, Medine’ye hicret edinceye kadar, Mekkeli müşriklerin en hafif tepkisi O’nu alaya almak olmuştur. Hakaretler, tehditler, bütün Haşimoğulları sülalesine uygulanan ve 3 yıl süren boykot bir yana, 10 yıl boyunca sadece alaya alınmak dahi bir insanı iddiasından caydırmak için kuvvetli bir etkendir. Özgüvenini kaybetmesine yol açar. Fakat Hz. Muhammed’de bu tür beşerî haller hiç tezahür etmemiştir. Hz.Hatice ve Ebu Talip vefat ettikten ve Ebu Leheb Haşimîlerin Peygamberimiz üzerindeki korumasını kaldırdıktan sonra, korumasız ve yapayalnız kaldığında dahi İslâm’ı tebliğden vazgeçmemiştir.
Ebû Leheb ve eşinin cehennemlik olduklarını bildiren ve yeren sûre Peygamberimizin peygamberlik görevini yerine getirme hususunda hiçbir engel tanımadığının delilidir. Ebû Leheb Peygamberimizin mensup olduğu Haşimoğulları sülalesinin reisi idi. Ayrıca iki kızının kayınpederi idi. Ebû Talib’in vefatından sonra akraba desteğinden yoksun kalmasına rağmen, Peygamberimiz hiç fütur getirmemiştir. Tebbet Sûresi’nin indirilmesi bunu göstermektedir. Bu sûre iki kızının boşatılmasına sebep oldu. Ama O’nu akraba ve aile ilişkileri bile engelleyemedi.
Taif Seferi ve Medine’ye hicreti Peygamberimiz (as)’ın kararlılığının en açık göstergeleridir. Taif’te “Allah peygamber göndermek için senden başkasını bulamamış mı?” diye aşağılanmış, şehirden taşlanarak çıkarılmıştı. Medine’ye hicret ederken her an karşısına ölüm çıkabilirdi. Ama O asla vazgeçmedi. Allah’ın vahdaniyetine, insanın dünyadaki konumuna ve âhiretle ilişkisine dair tebligatını sürdürmek için, ölüm dahil, bütün engelleri aşağıladı. Hz.Muhammed İslâm’ı tebliğ edip yaymayı hayatından üstün tutuyordu. Bu açık.
Bir insan ihtirasları, uyuşturucu bağımlılığı, düşmanlığı, aşkı, seçkinlik iddiası, kendini gösterme hırsı, öfke patlaması gibi sebeplerle ölümü göze alabilir. Bu, insan tabiatının olağan hevasıdır/eğilimidir. Ancak, İslâm âmentüsü için, bu âmentü ile tam çelişki içerisindeki bir kültürel ortamda, yaklaşık 20 yıl ölümü göze alarak mücadele etmek bambaşka bir haldir.
Peygamberlik döneminin 18 senesinde alaya alınmaya, aşağılanmaya, tazyik, tehdit ve tehlikelere maruz kaldı. Hicret’inde, Uhud’da ve Hendek’te ölümle yüzyüze idi. Askerî hareketlerden başka, çok sayıda sûikast girişimiyle karşı karşıya kaldı. Buna rağmen davasından asla vazgeçmedi, duraksamadı. Bu insanın, muhal farz, peygamberlik iddiası ile ulaşmak istediği dünyalık bir amaç olsaydı, böylesine hırsla gerçekleştirmek istediği amaç için yapmayacağı hangi kötülük olabilirdi? Ki, Hz. Muhammed dünyanın dönüşünü değiştirmiş, yepyeni bir medeniyet inşaasına öncülük etmiş, olağanüstü dirayetli bir insandı. Savaş dışında, düşmanlarına dahi, herhangi bir beşerin asla güç yetiremeyeceği iyiliklerde bulunmuş ve onları onurlandırmıştır. İlgili bölümde bu konuda ilginç örnekler verilecektir.
Allah’ü Teâlâ’nın nurunu şuur sahibi ve yükümlü tüm varlıklara yansıtan en şerefli kulunun kutlu hayatından bir şeyler yazarak ulaşılabilecek şerefe talibim.