HZ.MUHAMMED’İN ARİSTOKRAT DÜŞMANLARI
VE
DÜNYAYI DEĞİŞTİREN ARKADAŞLARI
Derleme-telif: Dr.Ahmet ATILGAN
“Doçenttim. Kayınpederler yazlıkta oturuyorlardı. Onlara gidiyorum. Sitenin kapıcısı çöp bidonunu taşıyor. Bidonun bir kenarından tuttum, yardım ettim. Eve vardım, kaynanam kıpkırmızı. Ben sebebini bilmiyorum, aklıma bile gelmiyor. Meğer benim kapıcıya yardım ettiğimi pencereden görmüş. Bu davranışım onuruna dokunmuş. Bana sesini yükseltti: ‘Kendini düşünmüyorsan bizi düşün be oğlum, biz burada çevresi ve saygınlığı olan bir aileyiz. Sen nasıl olur da çöp bidonunu taşımakta kapıcıya yardım edersin? Bizim onurumuzu düşünmüyorsun!’ Sesimi çıkarmadım. Kayınpederim uzman doktordu. Ben de doçentim ya! Kaynanam insanlığı bu unvanlarla ölçüyor!”
SUNUŞ
Eğer tevazua aykırı olmazsa, bu çalışma hazır malzeme ile yeni bir mimari eser inşa etmeye benziyor. Bir derleme. Peygamber Efendimizin kutlu hayatı hakkında anonim hale gelmiş bilgileri kullandım, çok sayıda da ansiklopedi maddesinden yararlandım. Ama, ansiklopedi maddelerini, yazarlarının amaçlarına ve verdikleri bilgilere aykırılık oluşturmadan, adeta çalışmanın tümü bakımından hammadde gibi kullandım, bu çalışmanın açısıyla ilişkisiz detayları kaldırdım, önemli genişletmeler yaptım, açıklamalar ekledim, konunun gelişimine göre yorumlarda bulundum. Yorum deyince, bunu Peygamber Efendimizin kutlu hayatını daha güzel anlamak ve anlatmak için hikmet arayışı diye düşünmek doğru olur.
Aristokrasi doğruya, güzele, iyiye, adalete ve insan saygınlığına uygun değişimin önemli engellerinden birisidir. Aristokrat, üstünlüğü Allah'a kullukta aramaz, öyle görmez; aristokrat, üstünlüğü diğer insanlara ne kadar üstten bakabilme gücünde olduğuna göre ölçer. Bir insan bireyinin veya toplumun aristokratik engellerden kurtulması için toplumsal değişimin dalga boyunun çok yüksek olması lâzım. İslâm böyle yayıldı. İnsanların fevç fevç İslâm’a girmeleri için 23 yıl aristokrasi ile mücadele etmek gerekti. Elbette başka etkenler de vardı: Ticarî ilişkilerinin bozulması ve çevre kabileler nezdindeki saygınlıklarını kaybetme korkusu, bu arada Ka’be’nin komşuları olmalarından dolayı özellikle Fil Vak’asından sonra kazandıkları dokunulmazlıkları, kurulu çıkar ilişkilerinden sağladıkları imkanlar ve statüler…putperest bir toplumda birilerinin çürümüş kemiği elinde toz haline getirip savurarak “bu kemik haline geldiğimizde tekrar mı dirileceğiz?” sorusunu sormasına ortam hazırlıyordu.
Halbuki âhiret, insan türünün fizyolojik yapısıyla ve bilgi, sanat, âlet üreten yetenekleriyle yücelme rampasıdır. En az bu kadar önemli bir husus da âhiretin mazlumlar/mağdurlar için dünya hayatlarında maruz kaldıkları zulümleri dengeleyecek bir devamlılık olmasıdır. Âhiret âdeta matematiksel bir eşitlik sağlayacak parametrik değerdir. “İnkâr edenler: ‘Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında kalanlardan olsunlar.’ diyeceklerdir.” (Kur’an-ı Kerim, 41/29) Oysa, aristokratlar için âhiret hiç de istenilir bir aşama değildir; engelleyici bir aşamadır, bir kâbusun adıdır. Aristokratların tevhid, âhiret ve kulluğu esas alan bir inanç sistemine karşı çıkmaları peygamberler tarihinin özetidir. Aristokratik güçlerinin sınırlarına varmış yaşlı insanlar için peygamberler düşmanlık hedefidir. Bedir’de öldürülen müşrik liderlerin hepsi böyleydi. “Biz bir memleketi helâk etmek istediğimiz vakit şımarık varlıklılarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helâka müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz.” (Kur’an-ı Kerim, 17/16) Allah’ü Teâlâ her toplumda refah içerisindeki günahkârların bozgunculuk yapan bir aristokrasi yarattığını bildiriyor. Bu liderler, (yani aristokratlar) peygamberlere verilenin benzeri kendilerine de verilmedikçe asla inanmayacaklarını söylerler. (Kur’an-ı Kerim, 6/123-124) İşte aristokratik engelleme ve rekabet budur.
İslâm ordusu Mekke tepelerine konduğunda Hz.Abbas’ın yardımıyla Peygamber Efendimizin karargâhına gelebilen Ebû Süfyan hâlâ aristokrat konumunu düşünüyor, bir takım tereddütlerinden bahsediyordu.
Aristokrasi salt saygınlık ve psikolojik doyum sağlamaz, aristokrasi ilgili çevrenin rant kaynağıdır, maden ocağıdır. Bir tür emme-basma tulumbadır. Aristokrasi fırsat/rant sağlar, rant aristokratik konumu güçlendirir. Bu sebeple aristokrasiden vazgeçmek gelenekten, geleneğin kurumsallaştırdığı ilişkilerden, hiyerarşiden, herhangi bir içerikteki inanç değerlerinden vazgeçmekten çok daha fazlasıdır. Kendisini putu ile özdeşleştiren, putu ile birlikte kendisini yücelten bir kesim bu konumunu terk edecek de, tevhidi, âhireti ve kutlu değerlerle donanmış kulluğu esas alan dine koşacak! Bu çağrıyı yapanı ellerinden gelse öldüreceklerdi, ama Mekke’nin yanık kayalarından katı duruşlarından asla vazgeçmiyorlardı. Velid bin Muğîre gibi “bu adam ne diyor?” diyenler de, itirazlarına gerekçe yaratmak için dinliyorlardı, yahut tavırlarında az-biraz değişiklik görülse aristokrasinin diğer üyeleri ayıplaya ayıplaya ilgili kişiyi şirke boğuyorlardı.
Ama mesela Hâlid bin Velid, Amr bin Âs, Osman bin Talha gibi Mekke sosyetesinin seçkin gençleri aristokratik kimliklerini çiğnemiş, Mekke’den Medine’ye iman yüklenerek gelmişlerdi. Çünkü insaf ve sağduyu sahibi kimselerin ilgisiz kalamayacakları bir kutlu çağrı vardı: “Allah’tan başkasına tapmayacağımıza, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza ve Allah’tan gayri birbirimizi rab edinmeyeceğimize dair ortak söze gelin” (Kur’an-ı Kerim, 3/64) Bu çağrıya uymak için delile filan ihtiyaç yok. İnsanın açık bir sağduyuya sahip olması yeterlidir. “Bana ne oluyor ki, beni yaratana tapmayayım, halbuki hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Kur’an-ı Kerim, 36/22) Bu sağduyunun dışında bir doğru olamaz. Nitekim, Mekke’nin aristokratik değerlerle zincirlenmemiş gençleri Peygamberimize koştular ve dünyayı değiştiren İslâm inkılâbında önemli görevler aldılar.
Aristokratik değerlere meydan okuyanlar sadece genç aristokratlar değildi. Bilâl gibi, Yasir gibi, Sümeyye gibi, Suheyb gibi, Selman gibi, Abdullah bin Mes’ut, Ebû Dücane (ra) gibi gönlünden iman çağlayan kutlu insanlar da vardı. Bunlar aristokrasiyi korumak isteyenlerin zulümlerine meydan okudular. Taştan-topraktan putlara tapmayı reddettiler. Aristokratlar bunları adeta böcek gibi görüyorlardı. Bir köle, bir kadın, bir siyah, bir yoksul, bir engelli kendileriyle nasıl eşit olabilirdi? Daha fazlası oldu, bunlar vali oldu, komutan oldu, hakim oldu; bunlar insanlığın efendisi oldular, uygarlık öncüsü oldular. Evhamlara, efsanelere, safsatalara, şiddet ve zulme boğulmuş bir isyan kültürü içerisinde horlanan insanları beyefendiler/hanımefendiler haline getiren İslâm’ın asr-ı saadet dönemini bu açıdan anlatmak istedim. Olduysa ne âlâ, olmadıysa haddini bilmezlik bana aittir.
Yalnız, Hz.Muhammed, arkadaşları ve İslâm üzerine düşünmek isteyenlerin zihinlerini safsatalardan, İslâm düşmanı diğer din mensuplarının ve özellikle kilisenin iftiralarından, Batı kültürünün önyargılarından ve İslâm’danmış gibi görülen yanlış/kötü uygulamalardan boşaltmaları gerekir. Batı kültürü Allah’a isyanı özgürlük diye tanımlıyor, insanı çıkarcı ve hazcı (homo economicus ve hédonique) diye tanımlıyor, bu tutumu kurumsallaştırıyor; tapınmalarının ve isyanlarının tanrısı paradır. Dünyayı dolandırma mekanizmasına finansal piyasalar diyor, cinsel ilişkilerin sapık türlerini dahi onaylıyorlar. Sapık cinsel ilişkileri kültürel/kurumsal değeri haline getiren Batı’dır. Kumarı, içkiyi, ayrımcılığı mayalayan Batı’dır. Batı kültüründe ikna edici yalan söylemek maharettir, sanattır, bilimsel bir boyuta sahiptir; dürüstlük bir pazarlama aracıdır, ahlâk değildir; tıpkı satranç oyuncularının uygulaması gereken kurallar gibi, “oyunun kuralı”dır. Batı kültüründe merhamet yoktur, utanma duygusu yoktur. Aile kurumu çökmüş, ana-baba ve evlat ilişkileri çökmüş bir Batı’yı uygarlık coğrafyası sananların İslâmî değerleri anlamaları zaten beklenemez. Batı kültüründe mutluluk bedenin daha fazla adrenalin kullanması demektir. Batı aristokrasiyi ve daha kötüsünü, oligarşiyi demokrasi diye pazarlıyor. İnsanî ilişkileri ayrımcı, dışlayıcı ve yarattığı sahte nezaket örtüsüyle ağır bir aşağılama yöntemine dönüştürüyor. Hz.Muhammed insanlık ufkudur, beyefendilik ufkudur, kulluk ufkudur. O’nu, arkadaşlarını ve İslâm’ı Batı’dan kopyalanmış değer ölçüleri ile anlamak mümkün değildir.
En az 8 asır süren İsâm’ın medeniyet yaratıcı gücünü, daha sonra İslâm’a nispetleri bozulan Müslümanların maruz kaldıkları olumsuz değişimi ve Batı uygarlığının mensuplarını şeytanlaştırıcı etkisini birlikte düşündüğümüzde, Hz.Muhammed’in âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bildiren âyet-i kerimenin ( 21/107) doğruluğu dokunulabilir bir gerçek olarak ortaya çıkıyor.
İnsanlığın bozulma yönü bellidir: Çok tanrılılık/putperestlik, kulluk-âhiret bilincinden uzaklaşma ve dünyaya taparlık.
Dinlerin bozulması de böyledir. İnsan bedeninin doğal eğilimlerini kulluğun yerine ikame etmek, kulluğu buna dönüştürmek dinden sapma ve bozulma hareketlerinin en yaygın tezahürüdür. İbadetler bir tür oyuna dönüştürülür. Tapınma ve eğlence ihtiyaçları aynı davranışlar üzerinden gerçekleştirilir. Herhangi bir bahaneyle/gerekçeyle insanların kulluk sorumluğu ortadan kaldırılır. Allah ve âhiret inancıyla belirleyici ilişki koparılır. Nitekim, Yahudilikteki seçilmişlik inancı, Hristiyanlıktaki Oğul Rabb’ın günahkârlar için kendisini feda ettiği inancı dinleri aksesuar düzeyine indirgemektedir. Ancak, bilfarz, zalimlerin cezalandırılmayacağı, yani âhiretin olmadığı bir evrensel gerçeklik olsa, bu gerçeklik varlık âlemini yüceltici bir gerçeklik değildir, olamaz. Aksine, zalimlerin evrensel gerçeklikten kaynaklanan alçaltıcı zulümleri hayatta kutlu bir boyuta imkan vermez. Aksine, insanı, toplumu ve hayatı kötülüğün dipsizliğine iter. Oysa, yukarıda da geçti, Hz.Muhammed bizi bütün tasavvurların üstünde, eşsiz-benzersiz, sonsuz ilim, hikmet ve güç sahibi bir Allah’a, âhiret ve kulluk bilincine ve iyilikçi, güvenilir, güce tapmayan-özgürlükçü, dünyayı onurlandıracak erdemli insanlar olmaya Kur’an-ı Kerim diliyle çağırıyor: “Ey kitap ehli! Allah’tan başkasına tapmayacağımıza, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza ve Allah’tan gayri birbirimizi rab edinmeyeceğimize dair ortak söze gelin.” (Kur’an-ı Kerim, 3/64)
İslâm bize Allah’ı öğretiyor, âhiret inancı ile Allah’a kulluğu yücelme yolu olarak gösteriyor.
Tarih boyunca din uyduranlar veya mevcut dinlerden din/mezhep türetenler bazı karakteristiklere sahiptir. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:
Yalancı, tahakkümcü, çıkarcı, fırsatçı, hileci-tuzakçı olurlar. Düşmanlarını aşağılarlar. Hırslarına tapar, arzularını ve gayeleri uğruna ahlâksızlığı yüceltir, kulluk duygusunu ve sorumluluğunu zayıflatacak kurallar/gerekçeler üretir, aristokrasinin tepesine çıkana kadar aristokratik güçten yararlanırlar. Kendilerinin beşerî nitelikleri itibariyle de olağanüstü olduğu inancını yaratırlar.
Hz.Muhammed peygamberliğini açıkladıktan sonra, Medine’ye hicret edinceye kadar, Mekkeli müşriklerin en hafif tepkisi O’nu alaya almak olmuştur. Hakaretler, tehditler, bütün Haşimoğulları sülalesine uygulanan ve 3 yıl süren boykot bir yana, 10 yıl boyunca sadece alaya alınmak dahi bir insanı iddiasından caydırmak için kuvvetli bir etkendir. Özgüvenini kaybetmesine yol açar. Fakat Hz. Muhammed’de bu tür beşerî haller hiç tezahür etmemiştir. Hz.Hatice ve Ebu Talip vefat ettikten ve Ebu Leheb Haşimîlerin Peygamberimiz üzerindeki korumasını kaldırdıktan sonra, korumasız ve yapayalnız kaldığında dahi İslâm’ı tebliğden vazgeçmemiştir.
Ebû Leheb ve eşinin cehennemlik olduklarını bildiren ve yeren sûre Peygamberimizin peygamberlik görevini yerine getirme hususunda hiçbir engel tanımadığının delilidir. Ebû Leheb Peygamberimizin mensup olduğu Haşimoğulları sülalesinin reisi idi. Ayrıca iki kızının kayınpederi idi. Ebû Talib’in vefatından sonra akraba desteğinden yoksun kalmasına rağmen, Peygamberimiz hiç fütur getirmemiştir. Tebbet Sûresi’nin indirilmesi bunu göstermektedir. Bu sûre iki kızının boşatılmasına sebep oldu. Ama O’nu akraba ve aile ilişkileri bile engelleyemedi.
Taif Seferi ve Medine’ye hicreti Peygamberimiz (as)’ın kararlılığının en açık göstergeleridir. Taif’te “Allah peygamber göndermek için senden başkasını bulamamış mı?” diye aşağılanmış, şehirden taşlanarak çıkarılmıştı. Medine’ye hicret ederken her an karşısına ölüm çıkabilirdi. Ama O asla vazgeçmedi. Allah’ın vahdaniyetine, insanın dünyadaki konumuna ve âhiretle ilişkisine dair tebligatını sürdürmek için, ölüm dahil, bütün engelleri aşağıladı. Hz.Muhammed İslâm’ı tebliğ edip yaymayı hayatından üstün tutuyordu. Bu açık.
Bir insan ihtirasları, uyuşturucu bağımlılığı, düşmanlığı, aşkı, seçkinlik iddiası, kendini gösterme hırsı, öfke patlaması gibi sebeplerle ölümü göze alabilir. Bu, insan tabiatının olağan hevasıdır/eğilimidir. Ancak, İslâm âmentüsü için, bu âmentü ile tam çelişki içerisindeki bir kültürel ortamda, yaklaşık 20 yıl ölümü göze alarak mücadele etmek bambaşka bir haldir.
Peygamberlik döneminin 18 senesinde alaya alınmaya, aşağılanmaya, tazyik, tehdit ve tehlikelere maruz kaldı. Hicret’inde, Uhud’da ve Hendek’te ölümle yüzyüze idi. Askerî hareketlerden başka, çok sayıda sûikast girişimiyle karşı karşıya kaldı. Buna rağmen davasından asla vazgeçmedi, duraksamadı. Bu insanın, muhal farz, peygamberlik iddiası ile ulaşmak istediği dünyalık bir amaç olsaydı, böylesine hırsla gerçekleştirmek istediği amaç için yapmayacağı hangi kötülük olabilirdi? Ki, Hz. Muhammed dünyanın dönüşünü değiştirmiş, yepyeni bir medeniyet inşaasına öncülük etmiş, olağanüstü dirayetli bir insandı. Savaş dışında, düşmanlarına dahi, herhangi bir beşerin asla güç yetiremeyeceği iyiliklerde bulunmuş ve onları onurlandırmıştır. İlgili bölümde bu konuda ilginç örnekler verilecektir.
Allah’ü Teâlâ’nın nurunu şuur sahibi ve yükümlü tüm varlıklara yansıtan en şerefli kulunun kutlu hayatından bir şeyler yazarak ulaşılabilecek şerefe talibim.
İSLÂM DÜŞMANI MEKKE ARİSTOKRATLARI
(Salih as’ın) kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar,
içlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara
"siz Sâlih’in, rabbi tarafından gönderildiğini sahiden biliyor musunuz?"
dediler. Onlar da, “şüphesiz biz O’nunla ne gönderilmişse ona
inanırız" dediler.
Büyüklük taslayanlar ise, "biz de sizin inandığınızı kesinlikle
inkâr ediyoruz" diye karşılık verdiler. (Kur’an-ı Kerim, 7/75-76)
Aristokrasi üstünlük atfedilen bazı niteliklere sahip bir toplum kesiminin ayrıcalıklı durumu, saygınlığı, öykünülen halidir. Güç, otorite, çıkar ilişkilerinde fırsat sağlar. Yönetimde ve sosyal ilişkilerde belirleyici bir etki yaratır. Toplumun algıladığı ve isteyerek yahut bir sosyal olgu olarak kabul ettiği farklılıktır. Aristokrasiyi tarihî şartlar yaratabilir. İlla bir kültürel içeriği/onayı vardır. Ekonomik durum, eğitim, hakim kurumun güçlendirdiği sosyal fonksiyon, meslek, soy, bazen kişisel yetenekler ve özellikler aristokrat kimliğin yaratılmasında etkili olur. Aristokrasiye mensup kesimler/kişiler arasında onlara özgü ilişkiler ve davranış tarzları oluşur. Zarafet aristokrasinin adeta makyajıdır. Kamu görevlerinde, sivil toplum görevlerinde, dînî görevlerde, ekonomik ilişkilerde aristokratları önceleyen kurallar vardır. Bu kurallar pozitif hukuka, normatif değerlere, dînî temele dayanabilir. Totaliter rejimler ve seçkinci uygulamalar yeterince uzun bir zamanda kendi aristokrasisini yaratır. Kalabalık bir sülalenin gücüne dayanarak toplumun diğer kesimlerine nispetle kendi aristokrasisini yaratması da mümkündür.
Aristokrasi, aristokrat kesimin egemen olduğu bir yönetim biçimi olarak da tanımlanabilir. Bu egemenlik kaynağını gelenekten, dinden, güçten, ekonomiden, toplumun örgütlenme tarzından alabilir. Aristokrasi kurumsallaşmış seçkincilik, üstünlük, ayrıcalık ve egemenlik içerir. Kurduğu çıkar ilişkilerini güçlendiren değişimleri destekler, çıkar ilişkilerine zarar verecek değişimleri de engellemeye çalışır.
Üstünlük kriterleri ne olursa olsun, herhangi bir toplumda bir kesim diğer kesimlerden üstün sayılıyorsa ve atfedilen statünün kaynağı bu üstünlük anlayışı ise orada bir aristokratik yapı vardır. Bu yapı erdemi üstünlük sebebi haline getiren ve yücelten değişimlere karşı çıkar. Çünkü bu değişim aristokrasinin kültürel zeminini yok eder. Oysa, aristokrasi soya, yeteneğe, mesleğe, güce, servete…dayansa da, kendisini yaratan unsurları yücelten bir kültürel özden güç alır.
Mesela askerler her zaman her toplumda önemli bir sosyal kesimdir. Ama toplumu her zaman onlar yönetmez. Din adamları da öyle. Belki toplumu harekete geçirecek bir güce sahip olabilirler, ama yönetim erkinden uzakta olabilirler. Aristokrasinin belirleyici niteliği, başta ekonomi olmak üzere, kültürel şartlara bağlıdır. Mesela gazeteciler, yönetim erki üzerinde etkili olabilen bir kesimdir ve aristokrat niteliği haiz oldukları dönemler de olur.
Aristokrasi temelde üstünlük inancına dayanır. Ayrımcı ve dışlayıcıdır. Sosyal güç geçirme durumu büyüyüp genişledikçe ve toplumsal onaya ulaştıkça, aristokrasi bir toplumsal kategori olarak ortaya çıkar. Başkalarından üstün olan, öyle olduğu kabul edilen bir kabile, sülale veya fert toplumu yönetme gücünü ele geçirir. Böylece aristokrasi yönetim erkini, yönetim erki aristokrasiyi destekler. Bir kurulu çıkar ilişkisi gitgide güçlenir. Bu çıkar ilişkisi kendisini kıracak dış bir faktör ortaya çıkmadığı sürece hiyerarşik yapısını da yaratarak ve güçlenerek devam eder. Özellikle kapalı toplumlarda aristokrasi gitgide nüfus piramidinin tabanı genişleyerek, üst kısmı daralarak şekillenir. Seçkinci anlayış darala darala oligarşik bir yapı kazanır. Toplumların dünyaya ilişkin beklentileri ve bireysel eğilimleri güce tapar bir kültürel mahiyet alır. Bunun çok sayıda dînî ve ideolojik örnekleri vardır. Buna mukabil, tevhid-âhiret inancını ve kulluk sorumluluğunu kabul ettirip bir toplumsal harekete dönüştürmek kaya bloklarını patlatmaktan daha zordur. Peygamberler tarihi bize bunu gösteriyor.
Aristokrasi sosyal değişmenin en güçlü engelidir. Çünkü kurulu çıkar ilişkilerinden yararlanan ve gücü elinde tutanlar bu durumlarını devam ettirmek için değişimi engellemeye çalışırlar. Değişim hareketinin sebebi din veya ideoloji olabilir, göç olabilir, ekonomik hareketlilik olabilir, siyasal güç merkezi değişebilir, kültürel etkileşim olabilir, kuvvetli bir çevresel etken olabilir. Bu kabil değişimlerin örnekleri tarihte çoktur. Değişim hareketini engelleyen aristokrat güçler kapalı toplumlarda daha etkili oluyor, bazen değişimin bir patlamaya yol açmasına sebep oluyorlar.
Hristiyanlığın Roma toplumunu dönüştürmesini engelleyenler siyasî aristokratlardır. Hz. İsa’nın tarihî kişiliği ile Kilise aristokrasisi arasındaki derin çelişki, aristokratik tutumların ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Hz.İsa’nın Yahudiliği yenilemesini engelleyenler Yahudi hahamlarıdır, dînî aristokrasidir. Yahudilerin ırk üstünlüğü inançları Allah anlayışlarını dahi değiştirmiştir. Üstünlük inancını peygamberlik alanına kadar genişletmişlerdir. Peygamberimize inanmayı reddetmelerinin sebebi Yahudi olmamasıdır. Yahudi olmayan bir peygamber Yahudi kavminin aristokrat iddialarına uymuyordu. İslam Dîni’nin bilimsel, teknolojik, kültürel, düşünsel, sanatsal, siyasal ve kurumsal etkisini bir yana bırakırsak, 15.yy’dan itibaren Avrupa’daki değişimi sağlayan da Amerika’dan akan altınlarla zenginleşen feodallerdir. Yani, feodalite aristokrasisi Merkantilizm diye bir teori üretip çıkarlarını yüceltiyor. Bu feodaller faiz yasağını kaldırarak çıkarlarına hizmet eden Calvin’in Hristiyanlığı dönüştürmesini sağlamışlardı. Kısacası, aristokrasi değişimi salt engelleyen değil, kendi durumunu güçlendiriyorsa değişimi yönlendiren bir etkendir.
İnsan türü kendisini başkalarından üstün, güçlü, imtiyazlı, saygın görme eğilimine sahiptir. Burada başarı motivasyonundan söz etmiyorum. Fakat, aristokrasi başarı motivasyonunu bir sosyal sermaye olarak kullanıyor. Doğuştan getirilen/atfedilen statü sahipleri sosyal sermayeyi kullanarak kendilerini güçlendiriyor, değişimi engelliyor veya aristokrasiyi güçlendirecek doğrultuda yönetiyorlar. Bir değişim aristokratik yapıyı güçlendiriyorsa aristokrasi buna destek veriyor. Günümüzde finansal piyasaların gelişimi buna uyan bir örnektir.
Aristokrasinin sebepleri ve yarattığı kültür ayrımcılığın, seçkinciliğin, sömürünün, şiddetin, köleciliğin, dikta rejimlerinin ve dînî sapmaların dinamiğidir. Irkçılık, kabilecilik, insan ortak paydasına zarar veren dînî ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, renk ve meslek ayrımcılığı, yoksulluk ve kendisini destekleyecek akrabalarının azlığı gibi sebepler insanların farklı konumlandırılmasına yol açıyor. “Ben sizin en yüce tanrınızım” diyen Mısır Firavununun dayandığı seçkincilik, Yahudi ırkının üstünlüğü inancına dayanan Siyonizm, Alman ırkının üstünlüğü ideolojisi, katı bir kast sistemi oluşturan Brahmanizm aristokrasiden oligarşiye doğru kötü bir evrim trendidir.
İşte bu hikaye Hz.Muhammed’in peygamberliğini açıkladığı Mekke toplumunda ve Hicaz Bölgesi’nde de aynen vaki idi. Üstelik, Hz.Muhammed’e karşı çıkan firavun 3 taneydi. Bunlardan birisi, Ebû Cehil başta olmak üzere, Mekke’nin müşrik liderlerinin ortaklaştığı firavunluk idi. Diğeri Medineli münafık Abdullah bin Übeyy idi. Üçüncüsü ise Huyey bin Ahtab’ın öncülük ettiği Yahudi din bilginleri ve liderleri idi. Ebû Cehil Hz.Peygamberimize meydan okuyordu: “Ben bu vadinin en güçlü adamıyım.”
Oysa Hz.Muhammed içlerinden birisiydi. Allah’ın varlığına-birliğine (tevhide) ve âhirete inanmaya, bu inançların yücelttiği erdemli insan olmaya çağırıyordu. Çağrısının esası-özü bu idi. Mekke aristokrasisi ise Hz.Muhammed’e inanmak istemiyordu. Bu, inanmamak veya inanamamaktan farklı bir durum.
Çünkü inkâr psikolojik olarak çatışmadan kurtulma ve rahatlama yollarından birisidir. Ayrıcalıklı ve haksız çıkarlarını, zorbalıkla sosyal güç geçirme imkanını ve kötülük yapma imtiyazını korumak isteyen bir aristokratın bu statüsünü Allah ve âhiret inancı ile uzlaştırması mümkün değildir. Çatışma yaşar. Allah ve âhireti tercih etse, bu kez kendisini kendi dünyasında yeryüzü tanrısı gibi gören duygularıyla çatışır. Engellenme yaşar. Çatışma ve engellenmeden en kolay kurtulma yolu inkârdır. Aristokratların Peygamberlere karşı çıkmalarının psikolojik mekanizması budur.
Aristokrasinin bütün engelleyici çabalarına rağmen Hz.Muhammed başarılı oldu. Çünkü kültürel, siyasî, edebî, demografik ve ekonomik-coğrafî şartlara bakıldığında, Mekke/Ka’be’den Hicaz Bölgesi’ne yayılan tarihî şartlar, Hz.Muhammed’i tasdik edecek bir gelişme safahatı göstermiştir. Bu durum hiçbir beşerin etkili olamayacağı bir oluşumdur.
Basitleştirilmiş bir örnek insanın din karşısındaki tutumunu anlamayı kolaylaştırabilir: Sigara içen bir bireyin tüm yaşamı boyunca sigara içmemiş bireye göre akciğer kanserine yakalanma oranı 10-30 kat fazladır. Yine de insanlar, ölüm riskine rağmen, sigarayı bile bırakmak istemiyor, riskini inkâr ederek tiryakiliğe devam ediyorlar. Şu halde kendi üstünlüğüne iman eden bir aristokratın bu statüsünden vazgeçip peygambere tabi olması içindeki putları paramparça etmesini gerektirir.
Arap putperestliğinin benzerlerine Eski Yunan’da, Roma’da, Hindistan’da ve dünyanın başka yerlerinde rastlanmaktadır. Modern çağda dahi putperestlik değişik bir görünümle yüceltilmektedir.
İslâm’ın doğduğu dönemlerde Araplar arasında en büyük putlar Uzza, Lât, Menat ve Hübel idi. Bunlar nihayet, değişik şekillerde taş parçalarından ibaret idi.
Uzzâ sade ve dikdörtgen bir sütun şeklinde ve biçimlendirilmiş gözlerle tasvir edilmişti. Beyaz bir taş veya bir ağaç olarak temsil edildiği, şeytan olarak da nitelendiği nakledilmektedir.
Lât putu bulunduğu bölgeye göre değişik biçimlerde tasvir edilmiştir. Tâif’te kare biçiminde beyaz bir taş olarak, başka bir yerde bir kraliçe heykeli olarak, hatta elinde yılan olan acayip yapılı bir kadın şeklinde tasvir ediliyor.
Hicaz Bölgesi’ndeki Lât sadece, dört köşe, nakışlı, beyaz bir kaya parçası şeklinde tasvir ediliyordu.
Menât, siyah bir kaya idi. Taştan yontulmuş heykel olduğu da nakledilmektedir.
İslâm öncesi dönemde Hübel kırmızı akikten yapılma bir insan heykeli idi. Hübel’in önünde, fal okları çekilir; Araplar bir iş yapacaklarında buna göre hareket ederlerdi. Hübel adına kurbanlar kesiliyordu.
İşte bu taş parçalarında olağanüstü güçler vehmeden Arap aristokrasisi, bütün tasavvurların üstünde bir güce sahip Allah’a beyaz, siyah, kare veya sütun biçimindeki taşlardan ortak koşuyor, bu putları terk etmeyi reddediyordu.
Çünkü Mekke aristokrasisi Allah’a ve Peygamber’e boyun eğmeyi aristokrat onurlarına yakıştıramıyorlardı. Onlar putlarıyla özdeşleşmişlerdi ve her arzularına onay aldıkları putlarından elbette vazgeçemezlerdi. İnsanların büyük çoğunluğu ve özellikle aristokratlar için din, onların her arzularına onay sağlamalıdır. Adalet, eşitlik, insanlık ortak paydasında herkese saygı, sorumluluk ve ceza, güç sahibi kişilik yerine erdemli kişilik ve yaratılış gayesine göre evrilme en fazla aristokrat zihniyete aykırıdır.
Hz.Muhammed Mekke aristokrasisini onaylamıyordu. Soya, güce, servete, cinsiyete, ırka-renge, kökene, şirk inancına dayalı ayrımcı/dışlayıcı konumları, üstünlük iddialarını reddediyordu. Üstünlüğün sadece Allah’a saygı ve bağlılıkta olduğunu bildiriyordu. Dîne karşı duran aristokratların zihniyet yapısı Kur’an-ı Kerim’de (107/1-7) şöyle ifade edilmektedir: “Öksüzü itip kakar, yoksulu doyurmaya teşvik etmez, kıldıkları namazı önemsemezler; gösteriş yaparlar, sıradan yardımları dahi engellerler. “
Bu kimlikteki insanlar, İslâm’ın insanları insanlık ortak paydasında eşitleyen kutlu çağrısına şiddetle karşı çıkmışlardır.
“Ben bu vadinin en güçlü adamıyım” diyen Ebu Cehil örneğinden hadiseye bakalım: Liderliği sülalesinin gücüne dayanıyor. Mekke ticaretinde fiyat belirleme gücüne sahip. Liderlik onayını putperest inançlardan alıyor. Bedir Savaşı’na kadar Mekke liderliğini elinde tutan Mahzumoğulları’nın Haşimî Sülalesi’ne karşı üstünlüğünü savunuyor. X Yani soyluluk anlayışı hücrelerine işlemiş. Fitne-fücur ve entrika adamıydı. Stratejik bir kafaya sahipti. Israrcıydı. Asla vazgeçmiyordu. Vazgeçmesi aristokratik konumunu bırakması manasına geliyordu.
Peygamber Efendimiz Mekkeli müşriklerin azgınlık ve cür’etleri artınca bir çıkış yolu olabileceğini umarak Taif’e İslâm’ı tebliğ etmeye gitti. Taifliler İslâm’ı şiddetle reddettiler. Taif liderlerinden birisi “Allah senden başka peygamber gönderecek birisini bulamamış mı?” diye Peygamber Efendimizi alaya aldı. İşte aristokrat ret budur. Aristokrat ve putperest!
Çok tanrı yok tanrıdır. Allah’a ortak koşmak Allah’ı anlamamak ve Allah inancını evhamlarla bozmak demektir. Âhiret inancı da yoksa, insan biyoatık ve kötülük üreten bir varlıktır ve bu bakımdan diğer tüm varlıklardan daha kötüdür. İşte bu durum aristokratik yapı ve kültür için son derece müsaittir. Hz. Muhammed’e karşı çıkanlar bir sürü tanrı yerine tek bir Allah’a tapmayı elbette reddedecekler, kendilerine nispetle salyangoz gibi gördükleri köleleri, yoksulları, kadınları, siyahları, yabancıları, yani kendi deyimleriyle “sefihleri” “ey insanlar” kategorisinde insan ortak paydasına alıp yücelten İslam’a elbette karşı çıkacaklardı. Hele âhiret! Olacak şey mi? Çürümüş-kokmuş kemikler dirilecek de hesaba çekilecek! Oysa ilkinde yaratan güç pekâlâ yeniden yaratabilir. Tevhid inancı bozulduğunda sadece tanrı düzeyinde kutsanan nesneler ve evhamlar ortaya çıkmıyor, bundan bir aşama ilerisi de gerçekleşiyor: Sanki tanrı, salt insanlardan bir üst kategoride güçlü bir varlıkmış gibi acayip bir inanç beliriyor. Batı uygarlığının felsefî ve hukukî birikimini oluşturan Roma ve Yunan kültürlerindeki tanrılara bakıldığında, tam bir aristokrat aile algısı ile karşılaşıyoruz. Baba, oğul, eş, kardeş, tam tanrı, yarı tanrı…bir tanrı güruhu var. Her iki kültürde de tanrılar ve görevleri ufak tefek farklarla birbirine benziyor. İşte bu putperest kültür Hristiyanlığı dönüştüre dönüştüre Hz. İsa ile alâkasını sadece isim düzeyine indirgedi. Bu durum bize bir tevhid inancının nasıl bozulacağını ve ne yönde bozulacağını da tarihî bir gerçeklikle gösteriyor.
Oysa, Allah olağanüstü güç sahibi bir varlık değildir; akılların, hayallerin, tasavvurların kavrayamayacağı sonsuz bir güç sahibidir. Gücünün sınırları olan herhangi bir varlık tapınılan bir varlık olabilir, ama hâşâ Allah olamaz. Allah Yaratandır ve yaratılanların yaratmayı anlayabilmesi mümkün değildir. Çünkü yaratmayı bilen sadece Allah’tır. Yaratmak eşsiz/benzersiz olan Allah’ın fiilidir. Her şeye gücü yeten varlık sadece bir tane olabilir. Eşsiz, benzersiz olur. Bu, her şey hakkında mükemmel bir açıklama sağlar. Allah’ın reddedildiği durumda doğru, güzel, iyi gibi kavramlar bir yana, yanlış, çirkin, abes, tesadüf dahi açıklanamaz. Anlamsızlık dahi açıklanamaz. Eğer varoluşumuzun bir anlamı yoksa, hangi anlamsız sebeple ve nasıl yaratıldık?
Bir benzetme yapılacak olursa, insanın erdemli bir insan olması Van Gölü’ndeki inci kefallerinin hayat mücadelesine benzemektedir. İnci kefalleri her yıl yumurtalarını nehir sularına bırakmak için, nehrin akıntı yönüne ters yönde yüzmekte, hatta uçar gibi hamleler yapmakta, yumurtasını nehir suyuna bıraktıktan sonra geri göle dönmektedir. Bu göçü yapmasa inci kefalinin varlığı süreklilik kazanamaz. İnsan da erdemli insan olmak için her arzusuna onay yaratan bir kültüre sürüklenmekten kurtulmalıdır. Aksi halde, erdem kısıtı olmayan fizyolojik arzular derin bir ahlâkî çöküntüye sürüklenmesine sebep olur. Din insana erdemli insan olma yönünde bir evrilme sağlamalıdır. Tanrı diye “bilinmeyen, tanımlanamayan bir gizemli varlık” olduğuna inanmakla ve bu inancın yarattığı duyguya sahip olmakla sınırlı bir din etkisiz bir avuntudur. Nitekim bugünkü Batı dünyasının hayatı çıkarcılık ve hazcılık, her türlü fizyolojik arzuyu özgürlük olarak tanımlaması şeytanî bir isyan kültürü yaratmıştır. Allah ve âhiret inancı ile gündelik hayatta sorumluluk ve ibadet kültürü insanî erdemler için şarttır. Bu da İslâm’dır.
Burada amacım İslâm’ın âmentüsünü ispat etmek değildir. Çünkü İslâm’ın âmentüsü hiçbir ispata ihtiyaç duyurmayacak kadar açıktır. İslâm kainatın dilidir; Allah'ın dîni olması, Allah'ın kainat için uygun gördüğü fıtratla İslâm'ın tam bir uyum içerisinde olduğu manasına gelir. İnsanlar bu fıtrata aykırı davranabiliyor. Bize seçme özgürlüğü verilmiş. Ama fıtrata uygun davranmadığımızda her şey bozuluyor. Toprak, hava, su, canlı çeşitliliği, insan, insan toplumları...Yeryüzündeki fesatlar dünyayı cehenneme çeviriyor, çevirecek. Çünkü Allah'ın dîni ile kainatın dili aynı hakikati ifade ediyor. Allah kainatı dilediği gibi yaratıyor, o fıtrata uygun kuralları bize bildiriyor. Bu İslâm'dır. Kainatın bir dili olduğunu düşünemeyenler İslâm'ı sınırlayıcı bir inanç sistemi ve hayat tarzı sanıyorlar. Eğer âhiret yoksa bu dünyanın anlamı nedir? Güçlüler zayıfları ezsinler diye mi yaratıldık? Yaratılmadıysak nasıl meydana geldik?
Modern dünyada da aristokrasi parayla her şeyi satın almaya kalkıyor. Bilimi, sanatı, teoriyi, ideolojiyi, edebiyatı, aşkı, politikayı, bireysel ve toplumsal tercihleri satın almaya kalkıyor ve çoğu zaman da bunu başarıyor.
Bir şarkı, film, dizi, roman, teori, güzellik algısı, giyim tarzı, araba modeli, konut tipi, konuşma tarzı, kadın veya erkek figürü…üzerinden bir dalga yaratılıyor, bir put yaratılıyor, o puta göre oluşan algılar, zevkler, tercihler insanların sağduyusunu istila ediyor. Çocuk babasıyla-anasıyla alay ediyor. Öğrenci hocasını aştığını sanıyor. Parayı/gücü elinde tutanlar dünyanın dönüş hızını değiştirebileceklerini sanıyorlar. Öyle ya, çevreyi tahrip edebiliyorlar. Silah ticareti ve kaçakçılığı, uyuşturucu, kadın ve organ kaçakçılığı, sigara satışları ve kumar üzerinden dünyayı sömürüyor ve yönetiyorlar. En son geliştirdikleri silah terör. Aristokrat kesim savaşmak yerine terör yaratıp toplumları yönetmeyi gitgide daha geliştirilmiş yöntemlerle uyguluyor. Tuhaf bir gerçek: İlaç sanayii sağlık üzerindeki en önemi tehditlerden birisidir ve bu sektör Batılıların elindedir. Aristokrasinin elinde 2 belirleyici güç var: Medya ve piyasa. Medya piyasanın adeta yük eşeği.
Aristokrasinin ölçeği de değişti. Yerel, bölgesel, ulusal ve küresel düzeyde aristokratik odaklar var. Çokuluslu şirket yönetimleri, rating şirketleri, uluslar arası faaliyet gösteren vakıflar, OSCAR ve Grammy ödülleri, hatta Nobel Ödülleri dünya çapındaki aristokrasinin dünyayı yönetme mekanizmalarıdır. Bu aristokratların ortak putu/tanrısı piyasadır. Piyasayı kutsayan çeşitli iktisat teorileri var. Bunlar bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Ancak hepsi piyasaya tapıyorlar. İlişkiler, statüler, ekonomik sektörler, temel sosyal kurumlar, sosyal kategoriler piyasadaki yerlerine göre belirleniyor.
En alttakiler ücret, faiz, prim ve vergiler üzerinden dibe bastırılanlar. Bunlar modern kölelerdir. Adı değişince kölelik değişmiyor.
Ortadakiler aristokratlarla çıkarlarını uzlaştırmaya çalışanlardır. Bunlar sınaî mülkiyet sahipleri, küçük-orta boy işletme yöneticileri, teknoloji geliştikçe çeşitlenen ve sayıları artan uzmanlar, boş zaman etkinliklerinde görev alan sahne, ses, gösteri sanatçıları, medya mensupları, sivil toplum liderleridir.
Aristokrat kesimde ise finansal piyasaları etkileyebilenler başta geliyor; dış ticaret kartellerinin, kronik hastalık ilaçları üreticilerinin, kozmetikçilerin, teknoloji rantı elde eden firmaların, ideolojik/dînî tabanı olan grupların lider kesimi de… bu kategoridedir. Her dinden tarikatlerin üst tabakası, masonluk gibi gizemli teşkilatlar, kamu kaynaklarını kullanan siyasetçiler ve üst düzey bürokratlar da aristokratik zihniyet, ilişki ve davranış tarzlarına sahip bir üst kategoriye mensuptur.
Aristokrat kesim insanların tüketim tercihlerini, ilgilerini, güzellik algılarını, toplum ve aile ilişkilerini, bilimsel araştırmaları, siyasal/örgütsel yapılanmalarını ve iyi, doğru, erdemli gibi değer yargılarını yönlendiriyor. Çıkarlarına uygun profan dinler, ideolojiler, modalar, gelenekler yaratıyorlar. Sosyal medya alanındaki hizmet sağlayıcıların devletlere bile kural dayatmaya kalktıkları veya devletlerin hukuk düzenini yok saydıkları bir dünyadayız. Aristokrasi şimdi krallıkların, hanedanlıkların, feodalitenin üstünlük ve seçkinlik iddiası ile yarattığı bir sosyal kesim değil. Aristokrasinin yeni yaratıcısı para, yeni putu piyasadır. Aristokrasinin gücünü çok basit bir örnekle sigarada üzerinden anlamak mümkündür: Sigaradan Türkiye’de günde 288 kişi ölüyor. Dünyada yılda 7 milyon kişi sigaradan ölüyor. Ama yeryüzünde sigarayı yasaklayacak bir güç yok. Çünkü sigara tekelleri dünyayı yöneten aristokrasinin önemli bir paydaşıdır. Sigara ile şimdilerde dünyayı sarsan corona pandemisini karşılaştırmak dünyayı yöneten güçlerin tehlike algısını dahi nasıl değiştirebildiklerini anlamaya yeter.
Küresel aristokrasi Kilise’nin 3.Bin Yıl Hedefleri ve Siyonizm’in tarihî iddiaları doğrultusunda toplumsal hareketler yaratıyor. Yabancı düşmanlığı ve İslamofobi bu mahiyette anlaşılmalıdır. İslâm ile savaşan Ebû Cehil, Huyey bin Ahtab ve Abdullah bin Übey tarihte kalmış figürler sanılmamalıdır. Afrika’da, Güney Asya’da, Filistin’de yaşanan hadiseler Peygamber Efendimizin Bedir, Uhud, Hendek, Hayber…savaşlarının devamıdır. İslâm karşısındaki varlığını İslâm’a karşı iftiralar üreterek koruyan Kilise ve Yahudilik-Hristiyanlık ekseninde gelişen Batı uygarlığı seçkinci, dışlayıcı, sömürücü varlığına karşı tek rakibinin İslâm olduğunun tam farkındadır. Komünizm’in ideolojik bir tehdit olmaktan çıkmasından beri Batı dünyası İslâm ile bazen açığa çıkan örtük bir savaş içerisindedir ve bu savaşın arkasında Batı toplumları değil, Batı aristokrasisi vardır. Bunlar da her arzularına paradan onay alıyorlar. Aralarındaki ilişkileri çıkarlar toplamı sıfırdan büyük oyun kuralına göre düzenliyorlar. Ayrımcı, sömürücü, zalim ve ahlâksız oyunlarını birlikte kazandıkları bir rekabete dönüştürüyorlar.
26 Mart 2002’de Le Monde gazetesinde Edgar Morin isimli Yahudi bir Fransız sosyolog Çok Boyutlu bir Globalleşme başlıklı uzun bir yazı yazıyor. Küresel güçlerin dünyayı altüst edip kendi aristokratik arzularına uygun hale getirebilmek için ne yapabileceklerini gayet açık anlatıyor.
"Bir dünya toplumu hükümete muhtaçtır. Demokratik bir dünya hükümeti henüz hedef dışıdır. Bununla birlikte demokratik toplumlar demokratik olmayan araçlarla, yani dayatılmış reformlarla hazırlanabilir. Uç riskler (nükleer ve biyolojik silahlar, terörizm, çevre, ekonomi, kültür) ve hayatî problemler üzerinde iktidarla donatılmış evrensel otoriteler yaratarak, öylece konfedere olacak Birleşmiş Milletler'den hareketle bu hükümetin gerçekleşmesi arzu edilir...Tehlikelerin aniden ve korkunç biçimde yükselmesi, bilinçlenme ve karar alma için zorunlu elektroşok oluşturacak bir felaketin gelmesi gerekecek..."
İnanç bir tercih, niyet ve duruş meselesidir. İnsanoğlu tanrı tanımazlıktan, çok tanrıcılığa, bilinmezcilikten tevhide kadar değişik inançlar edinmiştir. Her coğrafyadan, kültürden ve bilgi düzeyinden insanlar çeşitli inançlar benimseyebiliyorlar. Bunda kültürel etkiler elbette belirleyici olabiliyor. Ama insan, eğer isterse, niyeti varsa, hayatının ve evrenin anlamını sorgulaya sorgulaya doğruyu bulabilir. Ancak bu, dünya hayatındaki beklentileri ile çeliştiği zaman, bütün sorgulamalara sırtını dönebilmektedir de. Nitekim Hz. Musa’nın kavmi kendisine “biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.” (Kur’an-ı Kerim, 2/55) demişlerdi. Hz.Muhammed’in hayatını bütün ayrıntılarıyla bilen Mekke aristokrasisi, aristokratik statülerini, Kâbe’ye yüklenen müşrik kültürün itibarını ve ticarî çıkarlarını korumak için O’na deli, sihirbaz, şair gibi yakıştırmalarda bulundular. Oysa, aslında Hz.Muhammed hakkında ne diyeceklerini belirlemekte dahi bocalamışlardı. O gün gözlerinin önündeki Hz.Muhammed’e inanmayan müşrikler ve son asırlardan günümüze mesela Bismarck, Tolstoy, Barack Obama gibiler Hz.Muhammed’in tebligatından haberdar oldukları halde, ait oldukları kültürün içinde kimliklerini erittiler. Demek ki, iman açısından belirleyici olan niyettir. İşte bu niyeti engelleyen, örten, bozan en kuvvetli etkenlerden birisi dünya hayatına ilişkin beklentilerin üst katmanındaki aristokrasidir. Tuvalete sıkıştığında kendini kontrol edemediği halde tanrılık iddiasında bulunan da, taşa-ağaç kütüğüne tapan da, eskime-tükenme olgusunun evrenselliğini gördüğü halde bunun bir başlangıcı ve yaratıcısı olduğuna inanmayan da insandır. Kimse kendi aklından şüphe etmiyor ve gerçekten böyle inananların aklında illa bir bozukluk olduğu ifade edilemez. Kimin niyeti nedir? Mesele budur. Bu açıdan aristokrasi saptırıcı bir güçtür.
Türkiye’de siyaseti, çalışma ve eğitim hakkını, IMF-Dünya Bankası gibi küresel düzenleyici kuruluşlarla ilişkileri, kalkınmayı, anayasal düzeni, Dînî hayatın sınırlarını belirlemeye kalkan aristokratik bir kesim var. Siyasette, ekonomide, Din’de, tarikatlerde ve tarikat niteliği göstermeyen sivil toplum örgütlerinde çok belirgin aristokratik yapılar görülüyor.
Toplum mühendisliği yapan, yerli ve millî değerleri tahrip eden, ülkenin kalkınma çabasını engellemeye çalışan, darbe ortamı hazırlamayı politika haline getiren, darbelere her zaman destek veren, hatta terör örgütlerine bile örtük destek veren, dış müdahalelere ortam hazırlama strateji izleyen, kendisi de dış desteklerle politik amaçlarına ulaşma gayretinde olan bir parti dünyanın neresinde siyasal rejimin âmentüsünü temsil ediyor olabilir? Türkiye’de 1950’den bu yana yaşanan değişme zorluklarını yaratan güç bu aristokratik kesimdir. Konuyu günlük politika örneklerine taşımak gerekmiyor.
Din hususundaki cehalet ve Dînin üstünü geleneklerin örtmesi sebebiyle, bir aristokratik yapı bu alanda da vardır. İslâm’ı daha derin, yoğun, daha coşkulu yaşamak için öğretilen yollar, aristokratik amaçlarla kullanılır hale gelmiştir. İslâm’ı doğru öğrenmenin en büyük engellerinden birisi de budur. Bu aristokratik oluşum İslâm’ı başkalaştırıp bozmak isteyenlere fırsat sağlamaktadır. Nitekim İslâmofobik çevreler terörizme İslâm’dan gerekçeler türetebilmektedir. Bir merhamet dînî olan İslâm, dehşet dînî gibi gösterilebilmektedir.
Kısacası, aristokrasiyi Mekke’nin müşrik toplumundan başlayarak söküp atan ve dünyayı değiştirecek yeni bir âmentü getiren, yeni bir uygarlığa öncülük eden Hz. Muhammed’in mücadelesi insanlık için en güzel örnektir. Kur’an-ı Kerim aristokratik oluşumu insanların birbirini rab edinmesi diye nitelemektedir. (Kur’an-ı Kerim, 3/64) Hz.Muhammed peygamberliğini açıklamadan önce hiçbir aristokratik iddiada bulunmamıştır. Bu da O’nun peygamberlik iddiasını doğrulamaktadır. Peygamber olduktan sonra ise, eşiyle koşu yarışı yaparken, attığı her adımda, adeta aristokratik tutumu/duruşu kutlu ayaklarının altında ezmiştir.
İslâm aristokrasiyi niteleyen karakteristik tutum ve davranışları kesinlikle yasaklamıştır. Bu husustaki bazı buyruk ve talimler şöyledir: Müminlere merhamet ve tevazu kanatlarını indir. ( (Kur’an-ı Kerim, 15/88) Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. ((Kur’an-ı Kerim, 26/215) “Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz onlar etrafından dağılır giderlerdi.” (Kur’an-ı Kerim, 3/159) "Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter” (Müslim, Birr 32; Ebû Davud, Edeb 35;Tirmizî, Birr 18; İbn Mâce, Zühd 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 491.) “Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, “Meẓâlim”, 9). “Müslüman, onun elinden ve dilinden diğer Müslümanların güvende oldukları kimsedir.” (Buharî, İman, 4)
Hz.Muhammed’in tebligatı âlemlere rahmet bir nur idi. Ama kabul edilmesini aristokrasi uzun süre engelleyebildi, en azından zorlaştırdı.
Aristokrasinin tapındığı üstünlük hırsı insanların din, hak, adalet, özgürlük, dürüstlük, erdem, sadakat, dostluk, vefa…vb. değerlerini kökten değiştirebiliyor. Bunun tarihî örneklerinden önce, çok güncel bir örneğini aktarmak öğretici olabilir:
14 Şubat 2021’de 90 yaşında ölen Arjantin eski devlet başkanı Carlos Menem “başlangıçta Müslümandı. Sonra 1989’da başkan olmak için ülke anayasasının gereği olarak Katolik Hristiyan oldu.” Menem 10 yıl devlet başkanlığı yaptı. Öldüğünde Müslüman mezarlığına gömüldü. https://www.aa.com.tr/fr/monde/argentine-lancien-pr%C3%A9sident-carlos-menem-inhum%C3%A9-dans-un-cimeti%C3%A8re-musulman-/2147409
Eski devlet başkanı Carlos Menem İslâmî usûllere göre defnedildi. Suriyeli sünnî bir Müslüman aileden gelen Menem, kendisini 1989’da başkanlığa ulaştıran politik kariyerine devam etmek için Katolik Hristiyan oldu.
Carlos, kızı Zulemita’nın ifadesine göre, Hristiyandı. Fakat oğluyla aynı mezarlıkta yatmak için Müslüman mezarlığına gömülmüştü. https://www.saphirnews.com/Argentine-pourquoi-l-ex-president-catholique-Carlos-Menem-est-enterre-dans-un-cimetiere-musulman_a27833.html
İslâm Dîni’ne karşı çağdaş önyargıların etkisiyle görüşleri bozulan aydınlar kendilerini sorgulamalıdır.
İslâm insanlara hitap ediyor. Robotlara yüklenecek bir program değildir. Mecelle İslâm Hukuku'nun en temel kurallarını verir. Onda şöyle bir hüküm vardır: "Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz." Yani, (inanç esasları hariç) zaman değiştikçe hükümler de değişebilir. İslâm'ın anlaşılmasında ve yaşanmasında tarihî açıdan siyasî akımların ve bozguncu faaliyetlerin etkileri belirleyicidir. İslâm Medeniyet birikimini oluşturan inanç, ahlâk, ibadet ve hukuk yönünden İslâm alimleri arasında düşünce farkları vardır ve önemlidir, ama bunlar arasında düşmanlık yoktur. Bu genelleme cümlesine aykırı örnekler de vardır, ancak insan dediğimiz varlık gündelik hayatında kıytırık meselelerde dahi birbirine olmadık haksızlıklar, zulümler, şeytanlıklar yapabiliyor. Sevgilisini öldürüyor, kardeşini dolandırıyor, eşine-evladına fuhuş yaptırıyor, kendi sağlığına son derece aykırı hareketlerde bulunabiliyor. Bunlarda hangi dinin ne etkisi var? Dine dayandırılan ihtilaflar siyasetten, menfaat çatışmasından, bozguncu çabalardan veya cehaletten kaynaklanır. Bunun en aşağılık örnekleri son asırda bolca görüldü/görülüyor. Hindistan'da Kadiyaniliği İngilizler kurdular, Irak'ta Kesnizani'yi ABD kurdu; BOKOHARAM, el Kaide, DEAŞ...hepsi operasyonel örgütlerdir. Bunlar bizim gibi Müslümanlara müşrik diyorlar. Düşmanlık, ihtilaf, çekişme yeryüzünde insan nefes aldığı müddetçe devam edip gidecek. İslâm'a gelince, bize kardeş olduğumuzu bildiriyor. İnsan ortak paydası sözkonusu olduğunda, kafirleri bile dışlayamayız. Kafirlere sadaka verebiliriz. Bazı dînî eksiklerimizin/yanlışlarımızın cezasını kafir kölelere hürriyetini vererek öderiz. Temel sosyal koruma denilen ve 2009-2010’lardan bu yana öne çıkan yoksullara, engellilere, dul ve yetimlere, göçmenlere, yaşlılara yardım programı İslâm’da başlangıçtan beri vardır. Fakat kardeşlik ilişkisi salt Müslümanlar arasında yaşanılması gereken derin duygudur.
İslâm’ın "buna böyle inanacaksın" diye bir önerisi yoktur. Tefekkür edeceksin, tefekkuh edeceksin, tezekkür edeceksin (yani derinine derinine düşüneceksin). İslâm bize bunu öğretiyor. Müslümanların temel görevlerinden birisi dünyayı imar etmektir. Nitekim İslam kültürünün belirleyici olduğu dönemde matematik, biyoloji, mekanik, kimya, fizik, astronomi, muhasebe, sosyoloji gibi bilimleri Müslümanlar geliştirdiler. Hatta fabllerin en klasik eserleri Müslüman yazarlara aittir.
Ama şimdi?
Bir kere Müslümanların geri kalması dinlerinden kaynaklanmıyor. Son derece dinle alâkasız bir alandan örnek vereyim: Öğrencilerin kopya çekmesi normal anormalliklerden. Bunu da mı Müslüman olduğumuz için yapıyoruz? Geri kalmış ülkeler arası karşılaştırmalı bir analizinde bir gayr-i müslim bile Müslümanların geri kalmasının dinlerinden kaynaklanmadığını belirtiyor.???
Çatışmalara gelince: Güney Asya ve Güney Amerika'daki çatışmaları gözardı edemeyiz.
Batı din savaşlarını asla bırakmadı. Sadece dini ideolojiye çevirdi. Kapitalizm, faşizm, komünizm Batı'nın yeni dinleridir. Bunun için de kendi aralarında ve çıkar bölgelerinde çatır çatır savaşıyorlar. Napolyon Savaşları, 1.ve 2.Dünya Savaşları, Kore Savaşı, yakın zamanlara kadar süren Güney Asya savaşları Batı'nın ambalajlı vahşetleridir. IMF, Dünya Bankası, DTÖ Batı'nın yeni savaş karargâhlarıdır. Batı dini isyan kültürüne, çıkarcılığa ve ideolojiye indirgemiştir, bunun için insanlığa her türlü kötülüğü yapmaktadır.
Batı'da haya-merhamet yoktur. Finansal piyasalar dünyayı covid-19'dan fazla tehdit ediyor. Günlük hareket halindeki finansal sermaye 8-10 trilyon dolar civarında. Bunlar insanlık için veba, sıtma, kolera salgınından beter. Dünyada açlık çeken insan sayısı 800 milyondan fazla. Yılda yaklaşık 9 milyon insan açlıktan ölüyor. Batı'da aile dağılmış, ilişkiler dipsiz ahlâksızlık alanına dönüşmüş. Cinsî sapıklıklar insan hakları arasında sayılıyor. Atom bombasını, nötron bombasını, biyolojik-kimyasal silahları ve insan onuru ile bağdaştırılamaz ideolojileri üreten Batı. İnsanlık için en tehlikeli alanlardan birisi Batı'nın ilaç sanayii.
Peki ya teknolojileri?
Keşke 16.yy'da duraklamaya uğramasaydık da teknolojiyi biz Müslümanlar geliştirseydik. Ama Batı Haçlı Seferleri, Endülüs, Sicilya, Osmanlı üzerinden İslâm bilgi birikimini kendilerine aktarmayı başardı. Başardı da ne oldu. Afrika'yı açlık kıtası haline getiren Batı'dır. 17.yy'da Afrika Batı ile aynı düzeyde refaha sahipti. Yoksul ülkelere Batı'nın verdiği her 1 dolar 6 dolar olarak dönüyor. Daha 1950-80 arasında Güney Asya'yı kan gölüne çeviren Batı.
Peki Batı kötüyse, bu bizim iyi olduğumuz manasına mı gelir?
Hayır.
Bir temel yanlış var: Freud'ün bütün gözlemlerini hasta insanlar üzerinde yapması gibi, bugünkü aydınlar da bütün genellemelerini bugünkü İslâm toplumları üzerinden yapıyorlar. İyi ama, buradan yapsak bile, bu İslâm'a nispeti son derece yanlış, yetersiz ve bozuk İslâm toplumları hâlâ utanmayı biliyor. Hâlâ merhameti biliyor. Müslümanlar açısından dolandırıcılık, zina, kadın-insan ticareti...utanılacak davranışlardır. Oysa Batı bunların bir kısmını özgürlük sayıyor, bir kısmı rüşvet ve finansal piyasa oyunları gibi trilyon dolarlar düzeyinde çalıp çırpma alanıdır. Bir kısmı da "piyasa" diye taptıkları tanrının icadıdır. Kripto para piyasası gibi.
Batı dünyanın su kaynaklarını eline geçirmeye çalışıyor. Bu kadar canavar. İklim değişikliğinin ve su döngüsünün hızlanmasının sebebi o yoksul İslâm ülkeleri mi?
Nihayet, Peygamber Efendimizin mescidinde Hristiyanlar Peygamber Efendimizin izniyle kendi dinlerine göre ibadet ettiler. Müslüman, dininden dolayı kimseye düşmanlık duymaz. Düşmanlık hakimiyet alanında olur, din alanında değil. İslâm’a göre bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Kim de bir insanın canını kurtarırsa bütün insanların canını kurtarmış gibi olur. (Kur’an-ı Kerim, 5/32)
Kur’an-ı Kerim’de önceki peygamberlerin çağrısını engelleyenlerin hep o toplumlardaki aristokratlar olduğu bildirilmektedir. (Kuran-ı Kerim, 7/59-93) Hz. Muhammed de mücadelesini doğrudan ve öncelikle aristokrasiye karşı yapmıştır. Kendisine gelen vahiylerde aristokrat azgınlar sıfatlarıyla, zamir olarak veya ismen belirtilerek yerilmiş, Allah’ü Teâlâ’nın gazabı ve azabı ile tehdit edilmişlerdir. (Kur’an-ı Kerim, 80/1-12; 96/6-18; 74/11-26; 111/1-5) Bu Zât’ın Mekke aristokrasisinden kendisine güç aktarmaya çalışmak yerine, o putları, servetleri ve akraba toplulukları ile ululuk taslayanlara/aristokratlara meydan okuması önemle dikkat edilmesi gereken bir husustur. Ki, Hz. Muhammed’in hayatı boyunca sosyal güç geçirme çabası ve iddiası hiç olmamıştır. Sosyal güç geçirecek kuvvet-kudret elde ettiğinde de hiç böyle davranmamıştır.
Bu gerçeğin tarihî örneklerini aşağıda özetleyerek not edeceğim.
EBÛ CEHİL
Kureyş’in Mahzûm koluna mensuptur. İslâmiyet’e düşmanlığı sebebiyle Hz. Peygamber tarafından Ebû Cehil şeklinde adlandırılmıştır. Dârünnedve (şehir meclisi) üyesi olan Ebû Cehil, Resûl-i Ekrem’in davetine başından beri karşı çıkmış ve Müslümanlar aleyhinde hazırlanan bütün komplolarda yer almıştır. Velîd b. Mugīre ile Ebû Cehil, kendi kabilelerine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri için Hz. Muhammed’e inanmayacaklarını açıkça söylemişlerdir.
Bir gün Peygamber Efendimizin amcası Hamza avdan dönüyordu. Bir kadın Ebû Cehil’in Hz.Muhammed’e sövdüğünü haber verdi. Hamza’nın yeğenine haaa! Hamza Ebû Cehil’i adamlarıyla bir mecliste buldu. Üzerine atıldı. Elindeki yayla Ebû Cehil’in kafasını kırdı. Ebû Cehil’in adamları yerlerinden fırladılar. Ama daha şiddetli bir kavgayı Ebû Cehil önledi. “Ben gerçekten Hamza’nın yeğenine ağır sözler söylemiştim, bırakın Hamza’yı” dedi. Hamza oradan ayrıldı. Adamlarıyla oturan Ebû Cehil’in üzerine atılıp “Demek O’na söversin! Haydi yiğitsen bana karşılık ver. Haydi sen de bana vur!” dediğinde gayreti bir açıdan aristokratik idi. Ebû Cehil bir Haşimî’ye nasıl hakaret eder? Ebû Cehil gayet zeki bir müşrik idi. Adamlarına “şimdi bu öfkeyle gider Müslüman olur, geri durun” demişti. O da Mekke aristokrasisini İslâm’dan korumaya çalışıyor.
Ticarî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde çalıştı, halkın Müslüman olmasını engelledi, Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye gayret etti. İslâmiyet’i kabul eden kişi toplumda itibarlı biri ise ona saygınlığını yitireceğini söyleyerek, ticaretle uğraşıyorsa kendisini iflas ettirmekle tehdit ederek, güçsüz ve kimsesiz ise onu döverek İslâm’dan döndürmeye çalıştı. Ashaptan Ammâr’ın annesi Sümeyye’yi şehid etti.
Ebû Cehil Mekke’ye gelen yabancılara karşı son derece merhametsiz davranırdı. Bir defasında, malını satmak için Mekke’ye gelen bir tüccarın malına düşük fiyat biçti. Başka müşteriler O’ndan korktukları için daha fazla fiyat veremediler. Zor durumda kalan tüccar Hz. Peygamber’e giderek durumunu anlattı ve O’nun sayesinde malını değeriyle sattı. Ebû Cehil bunu duyunca Hz. Peygamber’in evine gidip kendisiyle kavga etti.
Ebû Cehil, Müslümanlara karşı başlatılan boykotla onların Ebû Tâlib mahallesinde üç yıl boyunca tecrit edilmesine önderlik etmiş, dışarıdan yapılmak istenen yardımlara da engel olmuştur. Resûlullah’ın Medine’ye hicretine mâni olmak için Dârünnedve’de yapılan toplantıda, O’nun her kabileden seçilecek gençler tarafından öldürülmesini teklif eden ve hicret gecesi evini muhasara altına alarak öldürülmesini planlayan da yine Ebû Cehil’dir.
Bedir Savaşı’na katılan Mekkelilerden savaşa karşı olanlar vardı. Şam’dan gelen kervan Müslümanların eline geçmekten kurtulup Medine havalisinden uzaklaşınca bir kısım Mekkeliler artık savaşa lüzum kalmadığını, geri dönmelerinin daha uygun olacağını savunuyorlardı. Ebû Cehil buna şiddetle karşı çıktı. “Bedir’e varırız, develeri keser şarap içer, rakkaseleri (dansözleri) oynatırız. 1 hafta orada kalırız. Böylece Araplar bizim üstünlüğümüzü anlarlar, o zaman döneriz.” Tam bir aristokrat gâvurluğu!
Ebû Cehil, müşriklerin muharebe ihtiyaçlarının büyük bir kısmını bizzat karşıladığı Bedir Savaşı’nda Ensar’dan Afrâ Hanım’ın kahraman oğulları Muâz ve Muavviz’den öldürücü darbeyi aldı. Abdullah İbn-i Mesud da kafasını gövdesinden ayırmıştır. Kafasını gövdesinden ayırmak için göğsüne oturan Abdullah bin Mesud’a “çoban çok yüksek yere çıktın!” diyor. Son anında dahi aristokrat tavrını sürdürüyor. Hz. Peygamber Ebû Cehil’i bu ümmetin firavunu olarak nitelemiştir.
Fakat…
Müslümanlığı kabul eden annesi Esmâ bint Muharribe 13 yılı civarında (634) vefat etmiş, Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan oğlu İkrime ise meşhur bir vali ve kumandan olarak İslâm’a hizmet etmiştir.
MEHMET ALİ KAPAR, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-cehil
Ebû Cehil’in aristokrat alçaklığının sınırını gösteren ilginç bir hikaye Sümeyye ve eşi Yâsir’in şehit edilişleridir. Aristokratlar kendileri gibi olmayan insanların dirayetli, kararlı, yiğit ve saygın kişiliklerine ve bu niteliklerine uygun davranışlarına asla tahammül edemiyorlar, çıldırıyorlar. İnancını savunan bir Sümeyye ve Yâsir zaten şirret, zalim ve inatçı olan Ebû Cehil’in tarihî zulüm örneklerinden birisine maruz kalıyorlar. Mekkeli müşrik aristokratları anlatırken ara yere ilk şehidimiz Hz. Sümeyye’yi almak uygun olacak. Böylece İslâm dünyayı değiştirirken neler oldu daha iyi anlayacağız.
SÜMEYYE BİNT-İ HUBBAT
Sümeyye, Ebû Cehil’in amcası Ebû Huzeyfe b. Mugīre’nin kölesiydi. Sümeyye’nin kocası kendisi gibi ilk Müslümanlardan olan Yâsir b. Âmir’dir. Yemenli olan Yâsir o dönemin âdetlerine göre Mekke’ye yerleşebilmek için Benî Mahzûm kabilesinden Ebû Huzeyfe’nin himayesine girmişti. Ebû Huzeyfe bir süre sonra câriyesi Sümeyye’yi Yâsir’le evlendirmiş ve bu evlilikten Ammâr dünyaya gelmişti.
İslâmiyet’in ilk dönemlerinde Dîn’e davet gizlice yürütüldüğünden, Müslümanlar kimliklerini açığa vurmamışlardı. Ancak Dîn’in ilân edilmesi emri gelince ilk Müslümanlar yeni dine girdiklerini açıkladılar. Sümeyye, Yâsir ve Ammâr ilk Müslümanlardandı. Ayrıca Sümeyye ve Ammâr Mekke’de Müslümanlığını açıkça ilân eden ilk yedi kişi arasında zikredilmektedir. Hz. Peygamber dahil olmak üzere, bu yedi Müslüman Hz. Ebû Bekir, Bilâl-i Habeşî, Habbâb b. Eret (veya Mikdâd b. Amr), Suheyb b. Sinân, Ammâr ve annesi Sümeyye’dir. Resûl-i Ekrem ile Ebû Bekir dışındakiler, kendilerini koruyacak kimseleri bulunmayan köle durumunda olduklarından, İslâm’ın ilk dönemlerinde ağır işkenceler gördüler.
Ebû Huzeyfe, Sümeyye’yi yeğeni Ebû Cehil’e verdi ve böylece Sümeyye Ebû Cehil’in kölesi oldu. Yâsir ve Ammâr da Ebû Cehil’in sülâlesi Mahzumoğulları’nın emri altında bulunduğundan hakarete uğruyor ve işkenceye mâruz kalıyorlardı. Bir gün Mekke’deki Ebtah bölgesinde kızgın güneşin altında işkence gördükleri sırada Resûlullah onların yanına gelerek, “Ey Yâsir ailesi, dayanın! Müjdeler olsun ki yeriniz elbette cennettir” demiş, onlar da bu müjdenin sevinciyle zulümlere sabretmişlerdi. Sümeyye yaşlı olmasına rağmen işkenceler karşısında direndi ve müşriklerin isteklerini kabul etmedi. Ebû Cehil fiziksel işkence yanında kendisine hakaret etti. İman etmesinin sebebinin başka şeyler olduğunu söyleyerek namusuna dil uzattı ve sonunda Sümeyye’yi edep yerinden mızraklayarak şehid etti. Böylece Sümeyye İslâm tarihinde şehitlik mertebesine erişen ilk insan ve ilk kadın oldu. Bu olay muhtemelen 615 yılında vuku bulmuştur. İslâm tarihinde şehitlik mertebesine ilk defa bir kadının ulaşması önemli bir hadise olarak değerlendirilir. Hz. Peygamber, Sümeyye’nin yiğitliğini unutmamış, Ebû Cehil, Bedir Gazvesi’nde öldürülünce Ammâr b. Yâsir’e, “Allah anneni öldürenin hakkından geldi” demiş, Ammâr’ın da ileride şehid olacağını haber verirken O’na, “Sümeyye’nin oğlu” diye hitap etmiştir. “Sümeyye’nin oğlu!”, ne büyük iltifat! İslâm’ın ilk şehidi, ilk kadın şehit Sümeyye’nin oğlu Ammar da şehadetle yüceltildi. Böylece Peygamber Efendimizin verdiği geleceğe ilişkin bir mucize haber gerçekleşti.
Yâsir, Sümeyye’den hemen sonra işkenceyle, oğlu Ammâr da Sıffîn Savaşı’nda şehid olmuştur.
AYNUR URALER, https://islamansiklopedisi.org.tr/sumeyye-bint-hubbat
EBÛ SÜFYÂN
Miladî 565’te Mekke’de doğdu. Annesi Safiyye bint Hazn el-Hilâliyye, babası Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Harb b. Ümeyye’dir. Çocukluğu Mekke’de refah içinde geçti.
Ebû Süfyân babası gibi ticaretle meşgul oldu. Okuma yazma bilen çok az sayıdaki Mekkeli’den biriydi. Kısa sürede kendini kabul ettirerek görüşüne başvurulan, sözüne güvenilen, kabilesinin ticaret işlerini yöneten bir Kureyş büyüğü durumuna geldi. Resûlullah’ın peygamberliğini ilân etmesinden sonra, diğer Kureyş aristokları gibi, O da İslâm’a cephe aldı. Zaten Ebû Süfyan’ın sülalesiyle Hz.Peygamber’in sülalesi arasında öteden beri üstünlük yarışı ve husûmet vardı.
İslâmiyet’in Mekke’de hızla yayılması Kureyş Kabilesi’ni endişeye sevkedince, yeğenini davasından vazgeçirmek üzere Ebû Tâlib’e gönderilen heyetlerde ve Dârünnedve’de toplanıp Hz. Muhammed’in öldürülmesine karar veren müşrikler arasında Ebû Süfyân da yer aldı. Mekke’deki siyasî nüfuzu sülalesine, zenginliğine ve kendi kaabiliyetine bağlanıyor.
Ebû Cehil’in Bedir’de öldürülmesi üzerine Ebû Süfyân Mekke müşriklerinin reisi oldu. Kureyş, Bedir mağlûbiyetinin intikamını bir an önce alma görevini O’na verdi ve bu savaşa sebep olan Suriye kervanındaki malları Müslümanlara karşı yapılacak savaşın masraflarına tahsis etti.
Bedir Savaşı’na sebep olan ticaret kervanı Ebû Süfyan’ın başkanlığında Mekke’ye dönerken Müslümanlar tarafından ele geçirilmek istenmiş, kervan başka bir yol izleyerek ele geçirilmekten kurtulmuş, ancak özellikle Ebû Cehil’in şirret tutumu sebebiyle savaş meydana gelmişti.
Ebû Süfyân, Uhud Savaşı’nda müşriklerin reisi ve ordu komutanı idi. Bu savaşta müşrikler, sonuçsuz bir galibiyet kazandılar. Sadece Müslümanların daha çok şehit verdiği bir savaş oldu. Hz.Hamza’nın Vahşî tarafından şehid edilmesi Kureyş’in intikam duygularına uygun geldi. Ebû Süfyân Hendek Gazvesi’nde de Kureyş’in kumandanlığını yaptı. Uhud ve Hendek savaşları Müslümanların en zor durumda kaldıkları savaşlar idi ve bu savaşlarda Mekkeli müşriklerin lideri Ebû Süfyan idi. Bu husus Hz.Peygamber’in Ebû Süfyan’la ilişkilerini anlamak bakımından önemlidir.
Hz. Peygamber Bizans İmparatoru Herakleios’u İslâm’a davet etmek üzere mektup gönderdiği sırada (Mayıs 628) Ebû Süfyân da bir ticaret kafilesi ile o civardaydı. Herakleios Resûlullah’ın mektubunu alınca O’nun kavmine mensup biriyle görüşmek istedi. O ara Gazze’de bulunan Ebû Süfyân ve kafiledeki arkadaşları İmparator’un isteği üzerine Kudüs’e getirildiler. Herakleios Ebû Süfyan’a Hz. Peygamber’in soyu, ahlâkı, Müslümanlığı kabul edenlerin sosyal durumu, sayılarının çoğalıp çoğalmadığı, Müslüman olduktan sonra dinden dönenlerin bulunup bulunmadığı, neleri emrettiği, O’nunla yaptıkları savaşlarda kimin galip geldiği gibi hususlarda çeşitli sorular sordu. Ebû Süfyân sonraları bu görüşmeyi anlatırken, aslında Herakleios’a yalan söylemek istediğini, arkadaşlarından utandığı için doğruyu söylediğini açıklamıştır.
Herakleios Peygamber Efendimizin peygamberliğini açıklamadan önce yalan söyleyip söylemediğini de sormuş, “söylemezdi” cevabını alınca, “günlük hayatında yalan söylemeyen Allah hakkında hiç yalan söylemez” demiştir. İslâm’ın kıyısından dönen Herakleios’un bu tercihi de aristokratik etkilerin gücünü göstermektedir.
Mekke’yi fethetmek üzere harekete geçen İslâm ordusu Mekke yakınında Cuhfe’de karargâh kurmuştu. Gece vakti İslâm ordusu hakkında keşfe çıkan Ebû Süfyân çocukluk arkadaşı Abbas b. Abdülmuttalib’le karşılaştı. O’nun korumasında Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı ve İslâmiyet’i kabul etmek zorunda kaldı. Fakat bu kabul Ebû Süfyan’da içten bir tasdik yaratmamıştı.
Hz. Peygamber, Huneyn Savaşı’nda elde edilen ganimeti dağıtırken müellefe-i kulûbdan olan (kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenilen) kişilerle birlikte Ebû Süfyân’a ve oğulları Yezîd ile Muâviye’ye de yüksek miktarda bağışta bulundu.
Ebû Süfyân Tâif Muhasarası’na katıldı ve bu sırada bir gözünü kaybetti. Hz. Ebû Bekir’in halife olmasına karşı çıkan Ebû Süfyân daha sonra O’na biat etti. Yetmiş yaşlarında iken Suriye’nin fethine gönderilen orduya katıldı. Yermük Savaşı’nda ilk anlarda bozguna uğrar gibi olan İslâm askerlerini cesaretlendirmek için gayret sarf etti.
20 Ağustos 636’da cereyan eden Yermük Savaşı’nda ilk safhalarda İslâm ordusunda bir gerileme yaşandı. Fakat Halid bin Velid’in savaş taktikleri belirleyici oldu ve Bizans ordusu ağır bir yenilgiye uğradı; başkumandan Theodoros ve çok sayıda asker öldürüldü, sağ kalanlar Filistin, Antakya, Halep, el-Cezîre ve İrmîniye taraflarına kaçtı.
Ebû Süfyân 651-52’de Medine’de vefat etti.
İRFAN AYCAN, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-sufyan
Hz. Peygamber’in amcası ve en azılı düşmanlarından biri. (ö. 2/624)
Babası O’na, güzelliği sebebiyle ateş gibi parladığı veya öfkelendiği zaman yanakları kızardığı için “Ebû Leheb” (alev babası) demiştir.
Mekke’nin ileri gelenleri arasında yer alan Ebû Leheb İslâmiyet’ten önce Resûl-i Ekrem’in dostuydu ve iki oğlu Utbe ile Uteybe’yi O’nun kızları Rukıyye ve Ümmü Külsûm ile evlendirmişti. Ancak Hz.Muhammed peygamber olduktan sonra Ebû Leheb en şiddetle düşmanlarından oldu, O’nun düşmanlarıyla iş birliği yaptı. “Bundan böyle en yakın akrabalarını ikaz et” (eş-Şuarâ 26/214) meâlindeki âyet nâzil olduğunda, Hz.Peygamber akrabalarını davet edip peygamber olarak gönderildiğini söyledi. Bunun üzerine Ebû Leheb küstahça bir konuşma yaparak O’nu, kendilerini atalarının dininden döndürmeye çalışmakla suçladı. Bir başka gün de Hz. Peygamber’in Safâ tepesinde topladığı kavmini İslâmiyet’e davet etmesine sinirlenerek, “Yazıklar olsun! Bizi böyle boş sözler için mi buraya çağırdın” diye tepki gösterdi. Peygamber Efendimize seviyesiz kötülükler yapmaya çalışıyor, kötü komşuluk ediyordu. Karısı Ümmü Cemîl de Resûl-i Ekrem’e eziyet etmekte kocasından geri kalmazdı. Ebû Leheb, Hâşimîler’in boykot edildiği dönemde ekonomik açıdan zor durumda kaldığını söyleyerek onlardan ayrıldı ve müşriklerin safında yer aldı. Yani, kabile/sülale bağlarının çok kuvvetli olduğu Mekke toplumunda tercihini aristokratlardan yana kullandı.
Ebû Tâlib’in ölümünden sonra Hâşimîler’in reisi olan Ebû Leheb, kabile içi dayanışmayı sağlama mecburiyetinden dolayı, Hz. Peygamber’i himaye etti. Ancak bu durum uzun sürmedi; yine aristokratların safına geçti. Mekke aristokrasisinin dînî, ticarî ve kültürel sert noktası olan putlar ve müşrikler aleyhindeki sözlerinden dolayı Hz. Peygamber’i himaye etmekten vazgeçti. Ebû Leheb’in bu davranışı üzerine zor durumda kalan Hz. Peygamber kendisini himaye edecek birini aramak üzere Tâif’e gitti. Yapayalnız ve korumasız bırakıldığında dahi İslâm’ı tebliğinden asla vazgeçmiyor. Bu, son derece önemle not edilmesi gereken bir husustur.
Bedir Gazvesi’ne katılmayan Ebû Leheb yerine Âs b. Hişâm’ı gönderdi. Bedir’de müşriklerin bozguna uğradığını öğrendikten birkaç gün sonra Mekke’de öldü.
Ebû Leheb’in kızı Dürre müslüman olarak Medine’ye hicret etmiş, oğulları Utbe ile Muattib Mekke’nin fethinden sonra İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.
MEHMET ALİ KAPAR, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-leheb
AKRA’ BİN HABİS
Temîm Kabilesi’nin reislerindendi ve Araplar arasında önemli bir mevki ve itibara sahipti. Câhiliye döneminde hakemlik yapar, elinden geldiğince adaletle hükmederdi. Mecûsî olan Akra‘, 8. yılın Ramazan ayında (Ocak 630) Mekke’nin fethinden önce İslâmiyet’i kabul etti. Yani, İslâm’ın zuhurundan 20-21 sene sonra Müslüman oldu. Aristokrat değerler ve ilişkiler en açık sağduyuları bile kilitleyebiliyor. Hz. Peygamber’in kalplerini İslâm’a ısındırmak için ganimetlerden büyük pay ayırdığı şahıslar (müellefe-i kulûb) arasında O da vardı.
Akra‘ b. Hâbis cesur ve başarılı bir kumandandı, fakat sert bir mizaca sahipti.
AHMET LÜTFİ KAZANCI, https://islamansiklopedisi.org.tr/akra-b-habis
VELİD BİN MUĞİRE
Babasının kabiledeki mevkii dolayısıyla çocukları şan, şeref, şöhret ve zenginlik bakımından ayrı bir zümre teşkil ediyordu.
Velîd aklı, dirayeti, güzel konuşması, gelişmiş şiir zevki, çocuklarının fazlalığı ve zenginliğiyle de Kureyş içerisinde temayüz etmişti. O’nun Mekke ile Tâif arasındaki sulanabilen bahçelerinde yıl boyunca meyve ve sebze yetiştirilirdi. Ticaretle de uğraşırdı. Velîd, Hâşimoğulları ile rekabet etmek için hac zamanı Mina’da büyük bir ateş yaktırır ve hacılara yemek ikram ederdi. Hâşimoğulları’nın Mekke’de hacılara sunduğu hizmetler onlara büyük bir saygınlık sağlıyordu.
Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in vefatı üzerine O’nun yerini almak istedi. Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılması işini başlatan da Velîd’tir. Diğer taraftan, Kâbe örtüsünü bir yıl kendisi, bir yıl diğer Kureyş liderleri değiştiriyordu.
Velîd, şarap içmezdi, bunu aile fertlerine de yasaklamıştı, Kâbe’ye girerken pabuçlarını çıkaran ilk kişidir. Kureyşliler O’na “Kureyş’in göz bebeği” derdi.
Velîd b. Mugīre, Hz. Peygamber’in davetine şiddetle karşı çıktı. Kibir, bencillik ve ihtirası yüzünden şirk ile ruhu kirlenip tabiatı bozulduğundan, Kur’ân-ı Kerîm için sihir dedi, Kur’an’ın hasmı ve Resûl-i Ekrem’in rakibi oldu. Putperestliğin hâmisi Ebû Cehil’e akıl hocalığı yaptı. Kendisinin, “Nasıl olur, ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başkanı olduğum halde bir kenara bırakılayım da Muhammed’e vahiy gelsin! Nasıl olur, Ebû Mes‘ûd Amr b. Umeyr es-Sekafî kabilesinin reisi de bir yana bırakılsın!” diye Hz.Muhamed’in peygamberliğine karşı çıktı. Aristokrat zihniyet işte budur.
Velîd, Kureyşliler’in Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerine aktif biçimde katıldı. Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’e üç defa başvuran Kureyş heyetinde O da yer aldı. Üçüncü gidişlerinde Velîd yanında genç ve yakışıklı oğlu Umâre’yi de götürdü. Heyettekiler, Ebû Tâlib’den, çılgın bir istekte bulundular. Hz. Muhammed’in yerine bu genci alıp öldürülmek üzere yeğenini kendilerine teslim etmesini istediler. Ebû Talib’in bu çılgın öneriye cevabı ilginçtir: “Siz benim yeğenimi öldürmek üzere alacaksınız, ben sizin oğlunuzu beslemek üzere alacağım, öyle mi?”
Câhiliye devri şiirini ve Arap dilinin inceliklerini çok iyi bilen Velîd, hac mevsiminde Mekke’ye gelecek kişilere söylenmek üzere Kureyşliler’in Muhammed hakkında bir fikir etrafında toplanmalarını istemişti. Kendi görüşünün oluşması için günlerce düşündü; Kureyşliler’in ileri sürdüğü kâhin, deli, şair gibi nitelemelerin doğru olmadığının hemen anlaşılacağını belirttikten sonra, “En iyisi O’nun evlâdı babadan, kardeşi kardeşten, karıyı kocadan, kişiyi ailesinden ayıran bir büyücü olduğunu söyleyelim” dedi. Yani Hz.Muhammed aleyhine Kureyş aristokrasisinin oydaşlığını sağlıyor.
Çocuklarından Hişâm Mekke fethinde, Velîd b. Velîd Bedir’den sonra, Hâlid 8 (629) yılında İslâm’ı kabul etmiştir. Velîd’in iki kızı Fâhite ile Fâtıma da fethin ardından Müslüman olmuştur.
MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/velid-b-mugire
UTBE BİN REBÎA
Mekke’de görüşüne değer verilen, cömert, hatip ve şair kişilerden birisiydi. Câhiliye şairlerinden Tâifli Ümeyye b. Ebü’s-Salt, Utbe’nin peygamber olduğunu iddia ederdi. Kendileri peygamber olsalar itiraz etmeyecekler, çünkü peygamberlikleri aristokrat konumlarını güçlendirecek!
Utbe b.Rebîa Ebû Süfyân’ın kayınpederidir, yani Hz.Hamza’nın ciğerini çiğneyen meşhur Hind’in babasıdır. Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’ın katıldığı Hılfü’l füduul (Erdemliler Sözleşmesi) denilen hareketin de içinde yer almıştı. Mekke aristokrasisinin yönlendirici figürlerinden birisiydi.
Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasından vazgeçirilmesi için Ebû Tâlib ile görüşen Kureyş heyetinde yer aldı. Resûl-i Ekrem’i yumuşaklıkla davasından vazgeçirmeye çalıştı. Nitekim Utbe’nin gizlice Hz. Peygamber’in Kur’an okuyuşunu dinlediği nakledilmektedir. Resûl-i Ekrem, Tâif’ten ayrılırken saldırıya uğradığında sığındığı bahçenin sahipleri Utbe ve kardeşi Şeybe’dir.
Bedir Savaşı’nda Utbe, savaşa karşı olmakla birlikte, Ebû Cehil’in O’nu ayıplaması üzerine oğlu Velîd ve kardeşi Şeybe ile mübârezeye çıktı. Mübareze ordular savaşa başlamadan önce teke tek yapılan çarpışmalardır. Onlara karşı Hamza, Ali ve Ubeyde b. Hâris meydana çıktı. Utbe, kardeşi ve oğlu öldürüldüler. Yetmiş yaşında iken katledilen Utbe’nin cesedi Bedir’de öldürülen diğer müşriklerle birlikte kör bir kuyuya atıldı. Utbe’nin oğullarından Ebû Huzeyfe, Bedir Savaşı’nda Müslümanların safında yer aldı.
Hz. Peygamber Müslümanlara işkence eden, İslâm dinine şiddet ve baskı yoluyla karşı koyan bazı müşriklere beddua etmiştir. Bu beddualardan birinde Resûl-i Ekrem, Utbe b. Rebîa’yı da saymış, bunların hepsi Bedir Savaşı sırasında öldürülmüştür.
Utbe Câhiliye döneminde dindar göründüğü halde İslâm ortaya çıktıktan sonra iman etmemiştir. Çünkü İslam Utbe ve benzerlerinin Mekke aristokrasisindeki konumlarını onaylamıyordu ve zaten o aristokratik yapının bozulması da İslâm’ın hedeflerinden birisiydi.
ADNAN DEMİRCAN, https://islamansiklopedisi.org.tr/utbe-b-rebia
HİND BİNT-İ UTBE
Hz. Peygamber ile aynı soydan gelir. Kendisi azılı İslâm düşmanlarından biri olduğu halde, kardeşi Ebû Huzeyfe İslâmiyet’i ilk kabul edenlerden biriydi. Hind ilk evliliğinden kocasının yanlış bir aldatılma şüphesi sebebiyle ayrılmış, mesele doğru anlaşıldığı zaman ise kocasına dönmemiştir.
Eş seçiminde titiz davranan Hind, babasına başvurarak kendisiyle evlenmek isteyenlerin adlarını değil vasıflarını söylemesini istedi ve adaylardan İslâmiyet aleyhindeki faaliyetlerin içinde yer alan Ebû Süfyân’ı seçti. Bu evlilikten de Muâviye ve Utbe adlı oğulları ile Cüveyriye ve Ümmü’l-Hakem adlı kızları dünyaya geldi. Hind İslâm aleyhtarlığı hususunda azgın birisiydi.
Babası Utbe ve kardeşi Velîd ile amcası Şeybe’yi Bedir Savaşı’nda kaybetti. Uhud Gazvesi’ne katıldı. Bedir Gazvesi’nde yakınlarını öldüren Hamza’yı öldürmesi için Vahşî b. Harb’e mükâfat vaad eden Mekkelilerden biri de Hind idi. Hind, ciğerini çiğneyeceğini ve organlarından gerdanlık yapıp boynuna takacağını söylediği Hamza’yı öldürdüğü takdirde Vahşî’ye, bütün takılarından ve yanında bulunan mallardan başka, 10 altın vereceğini söyledi. Vahşî de Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla şehid ederek karnını yardı ve ciğerini Hind’e götürdü. Hamza’nın ciğerini alıp çiğneyen Hind’in bütün takılarını Vahşî’ye verdiği, bunların yerine, başta Hamza olmak üzere, diğer şehitlerin organlarını keserek gerdanlık ve halhal olarak taktığı, Mekkeli kadınları da böyle yapmaya teşvik ettiği belirtilmektedir.
Hind’in İslâmiyet’e karşı olan düşmanlığı Mekke’nin fethine kadar devam etti. Ebû Süfyân, bir gece önce İslâm Ordusu’nu görmüş ve karşı konulamayacak bir güçte olduğunu anlamıştı. Bundan dolayı İslâm Ordusu’nun Mekke’ye girişine karşı direnilmemesini istediğinde Hind kocasına hakaret etti. Ancak ertesi gün Müslüman oldu. Mekke’nin fethedildiği gün Müslümanların Kâbe’de sabaha kadar nasıl ibadet ettiklerini seyrettiğini, o güne kadar Kâbe’de Allah’a bu şekilde ibadet edildiğini görmediğini ve bu durumun kararını değiştirmesine sebep olduğunu anlattığı belirtilmektedir.
Ebû Süfyân, karısının henüz Resûlullah’ın yanına varıp Müslüman olduğunu açıklamadan önce öldürülebileceğinden endişe ediyordu. Hind de kıyafet değiştirerek Resûl-i Ekrem’in yanına gitti. O’na biat etmek isteyen kadınların arasına karışarak huzuruna çıktı. Resûl-i Ekrem kadınlardan Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftirada bulunmamak ve iyi iş yapma hususunda Peygamber’e karşı gelmemek üzere (el-Mümtehine 60/12) biat etmelerini istedi. Bu karşılaşmada Hind kocasının cimri olduğunu, kendisinin ve çocuklarının bütün ihtiyaçlarını karşılamadığını, bu sebeple ona sormadan malından harcama yaptığını belirterek buna hakkı olup olmadığını sordu. Hz. Peygamber de aşırı gitmemek şartıyla onun malından kendisine ve çocuklarına yetecek kadar bir miktarı alabileceğini ifade etti. Kadınların zina etmemesi üzerinde konuşulurken Hind söze karışarak hür kadının zina edemeyeceğini söyledi. Sıra çocukları öldürmeme maddesine gelince, “Onları siz öldürdünüz” veya, “Biz onları küçükken yetiştirdik, büyüdükleri zaman sen onları Bedir’de öldürdün” dedi. İftira üzerinde durulurken Hind tekrar söze karışarak şunları söyledi: “İftira çirkin şeydir, sen bize güzel ahlâkı emrediyorsun.” Peygamber’e karşı gelmeme teklifi üzerine de, “Biz bu yüce divana sonradan isyan etmemek niyetiyle geldik” dedi.
Hind’in Peygamber Efendimizle bu görüşmesi O’nun Mekke reislerinden birisinin kızı ve Fetih esnasında reis olan Ebû Süfyan’ın eşi olmaktan ibaret, sıradan bir aristokrat kadın olmadığını göstermektedir. Besbelli, dirayetli bir kadındı. Resûl-i Ekrem’in kendisini iyi karşılaması ve daha önce yaptıkları üzerinde durmaması Hind’i son derece memnun etti. Hind evine gitti ve bütün putları kırdı.
Yermük Savaşı’na Ebû Süfyân’la birlikte katılan Hind heyecanlı konuşmalarıyla Müslümanları savaşa teşvik etmiş, bozgun alâmetleri görüldüğü zaman ordunun derlenip toparlanmasında diğer kadınlarla birlikte büyük etkisi olmuştur.
Yermük Savaşı Bizans ile İslâm Devleti arasında vaki olmuştur. Ürdün bölgesinde gerçekleşmiştir. İçlerinde Esmâ bint Ebû Bekir es-Sıddîk, Ümmü Habîbe bint Âs, Havle bint Sa‘lebe el-Ensâriyye gibi kadın sahâbîlerin de bulunduğu İslam Ordusu muhtemelen 25 bin, Bizans Ordusu ise 80-100 bin kişi civarında idi.
Yermük Muharebesi’nin başlangıcında İslâm Ordusu’nda bir sarsıntı yaşandı. Askerlerden kaçanlar oldu. Komutan Hâlid b. Velîd İslâm Ordusu’nun gerisinde bulunan savaşçı kadınlara kaçanları öldürme emri verdi. Hâlid b. Velîd süvarilerine Bizans süvari birlikleriyle piyadelerin arasındaki boşluğa doğru hücum emri verdi ve iki birlik arasındaki irtibatı kopardı. Sonuçta çok şiddetli bir savaşın ardından Müslümanlar kendilerinden çok kalabalık olan Bizans Ordusu’nu bozguna uğratmayı başardılar. Böylece askerî dehasını ortaya koyan Hâlid b. Velîd, Resûl-i Ekrem’in kendisine verdiği “Seyfullah” unvanı yanında bir de Suriye fâtihi unvanını kazandı. 12 Receb 15 (20 Ağustos 636) tarihinde cereyan eden savaşta Bizans Ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Başkumandanları Theodoros ve çok sayıda asker öldürüldü.
Hind’in daha sonra Ebû Süfyân’dan boşandığı, ticaret yaparak geçimini temin etmek amacıyla hilâfeti döneminde Hz. Ömer’e başvurup beytülmâlden 4000 dirhem borç aldığı, fakat ticarette zarar ettiği belirtilmektedir. Yine Hz. Ömer devrinde oğlu Muâviye Şam valisi olduğu zaman Hind O’nu görmeye gitmiş, Halife’nin Allah rızâsını ön planda tutan bir insan olduğunu hatırlatarak her konuda Halife’yi dinlemesini, kendi yakınlarına gereğinden fazla bir şey vermemesini tavsiye etmiş, aksi halde Ömer’in kendisini azledebileceğini hatırlatmıştır. Hind, Muharrem 14’te (Mart 635) vefat etmiştir.
Hind çok güzel konuşan, akıllı, cesur ve gururlu bir kadındı. Bazı şiir, hicviye ve mersiyeleri günümüze kadar gelmiştir. Zaten, Mekke’nin fethi sırasında kadınlardan bîat alınırken Peygamber Efendimizle yaptığı konuşma aristokrat bir ailenin kızı, Mekke liderinin eşi ve aristokrat kişilikli, lider tabiatlı bir kadın olduğunu göstermektedir. Nitekim, o görüşmede adeta diğer kadınların sözcüsü gibi hareket ettiği belli olmaktadır.
M.YAŞAR KANDEMİR, https://islamansiklopedisi.org.tr/hind-bint-utbe
UKBE BİN EBÎ MUAYT
Ukbe, İslâmiyet’in doğuşundan önce Mekke’nin zenginleri ve ileri gelenleri arasında yer alıyordu. İslâm’ın ilk günlerinden itibaren Resûl-i Ekrem’in azılı düşmanlarından oldu; O’nu davetten vazgeçirmeye ve yeni Müslüman olanları dinlerinden döndürmeye çalışan en etkili liderlerden biri, hatta kötülükte en şiddetli davrananı idi. Kureyş’in sekiz zındığı arasında sayılır.
Hz.Peygamber’in Uhud’ta attığı okun yarası ile ölen ve en şiddetli düşmanlarından birisi olarak tanınan Übey b. Halef ile Ukbe b. Ebû Muayt sıkı dost idiler. Übey bunun Resûl-i Ekrem’le oturup konuştuğunu, hatta bazı söylentilere göre O’nu yemeğe davet ettiğini ve yemeğinden yemesi için şehadet getirdiğini duymuştu. Ukbe’nin İslâm’ı kabul ettiğini düşünerek çok öfkelenen Übey O’na, “Eğer gidip Muhammed’i açıkça inkâr etmez ve yüzüne karşı hakarette bulunmazsan seninle asla konuşmayacağım” dedi. Bunun üzerine Ukbe, Resûlullah’a bu çirkin hareketi yapmaktan çekinmedi. Aristokrat ilişkiler ve anlayış işte böyle tutum belirleyici oluyor.
Resûl-i Ekrem, Ukbe’nin kendisini sürekli tâciz etmesi üzerine önde gelen bazı müşriklerin adını da zikrederek şöyle beddua etmişti: “Allahım! Kureyş’ten olan bu topluluğun yaptıklarını sana arzediyorum. Ebû Cehil b. Hişâm’ı, Utbe b. Rebîa’yı, Şeybe b. Rebîa’yı, Ukbe b. Ebû Muayt’ı, Ümeyye b. Halef’i sana havale ediyorum.” Bunların tamamı Bedir Savaşı’nda öldürüldü.
Ebu Talip öldükten sonra Ebu Leheb akrabalık gayretiyle Peygamberimize sahip çıkacak gibi olmuştu. Ukbe b. Ebû Muayt ile Ebû Cehil Ebu Leheb’i bu kararından vazgeçirdiler. Yani, aristokrasi kendi statüsünü savunuyor.
Resûl-i Ekrem’e karşı hazırlanan ve O’nu hicrete mecbur eden sûikast esnasında akşam evini saranlar arasında Ukbe de yer almıştı. Müslümanlara karşı olan düşmanlığını hicretten sonra da sürdüren Ukbe, Bedir’e katılmakta gönülsüz davranan Hakîm b. Hizâm’ı da Ebû Cehil ve Nadr b. Hâris ile birlikte ikna etmişti. Bedir Savaşı’nda esir düştü. Esirlere karşı iyi davranılmasını emreden Hz. Peygamber onlardan sadece ikisini, Ukbe b. Ebû Muayt ile Nadr b. Hâris’i kendisine ve ashabına yaptıkları işkenceler yüzünden ölüme mahkûm etti.
Hz. Osman’ın babası öldükten sonra annesi Erva bu Ukbe ile evlenmişti. Ukbe’nin Ervâ’dan Velîd, Umâre, Hâlid, Ümmü Külsûm, Ümmü Hakîm ve Hind adlarında altı çocuğu dünyaya gelmiş, anneleriyle birlikte çocukların hemen hepsi İslâmiyet’i kabul etmiştir. Bunlardan Mekke döneminde Müslüman olan Ümmü Külsûm, Hudeybiye Antlaşması’nın ardından şehir dışındaki bahçelerine gitme bahanesiyle Mekke’den uzaklaşmış ve Medine’ye hicret etmiştir. Aristokrasi kendi statüsü için yığılı kütükler gibi yerinde kalıyor, ama çocuklarının hakkı kabulünü önleyemiyor.
İSMAİL YİĞİT, https://islamansiklopedisi.org.tr/ukbe-b-ebu-muayt
ÜMEYYE BİN HALEF
Kureyş’in önemli kollarından Benî Cumah’a mensuptur. İslâmiyet’in zuhuru sırasında kardeşi Übey b. Halef gibi Mekke’nin ileri gelenleri arasında bulunuyordu. Mekke müşriklerinin, “Ne olurdu bu Kur’an Ümeyye b. Halef, Mes‘ûd b. Amr, Kinâne b. Abdüyâlîl ya da Mes‘ûd b. Muttalib’e inseydi!” şeklindeki sözleri O’nun toplumdaki itibarlı konumuna işaret etmektedir (Belâzürî, I, 150-151). Aristokrasi devam etsin de varsın birileri peygamber olsun! Zihniyet bu! Ümeyye, Hz. Peygamber’i davasından vazgeçirmek amacıyla müşrik liderleri tarafından girişilen teşebbüslerin hepsinde kardeşiyle birlikte yer aldı. Nitekim Resûl-i Ekrem’in amcası Ebû Tâlib’in yanına farklı zamanlarda giderek yeğenini bu davadan vazgeçirmesini isteyen Kureyş heyeti içerisinde de bulundu. Resûlullah’a Safâ Tepesi’ni altın yaparak bir mûcize gösterirse iman edeceklerini söyleyen müşrikler arasında O da vardı.
Bir gün Hz. Peygamber, Kâbe civarında namaz kılarken içlerinde Ümeyye b. Halef’in de olduğu müşrikler O’nunla alay etmeye başladılar. Ebû Cehil’in teşvikiyle Ukbe b. Ebû Muayt, yeni doğuran bir devenin etenesini (döl eşi, meşime) ve diğer artıklarını getirip secdeye vardığı sırada Resûlullah’ın üzerine attı. Buna karşılık Resûl-i Ekrem şöyle dedi: “Allahım! Bu Kureyşliler’in bana yaptıklarını sana arzediyorum. Ebû Cehil b. Hişâm’ı, Utbe b. Rebîa’yı, Şeybe b. Rebîa’yı, Ukbe b. Ebû Muayt’ı, Ümeyye b. Halef’i sana havale ediyorum” (Buhârî, “Cizye”, 21). Yukarıda da belirtilmişti, bunların hepsi Bedir’de gebertildi. Kâfirûn sûresinin Ümeyye b. Halef, Esved b. Muttalib, Velîd b. Mugīre ve Âs b. Vâil’in Kâbe’yi tavaf etmekte olan Resûlullah’a, “Ey Muhammed! Biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap, seninle ortaklık yapalım” demeleri üzerine indiği bildirilmektedir (İbn Kesîr, IV, 221). Hz. Peygamber’in Müslüman olmalarını istediği Utbe b. Rebîa, Ebû Cehil, Abbas b. Abdülmuttalib ve Ümeyye ile konuştuğu bir sırada yanına gelen âmâ İbn Ümmü Mektûm ile ilgilenememesi üzerine Abese sûresi nâzil olmuştur. Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl-i Habeşî’yi İslâm’ı kabul ettiği için kızgın güneş altında yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsünün üzerine koydurur, İslâmiyet’ten vazgeçerek Lât ve Uzzâ’ya tapmaya zorlardı. İşkence gören Müslümanların simgesi haline gelen Bilâl acılar içinde kıvranırken, “Allah birdir, Allah birdir” demekten geri durmamıştır.
Hicretten hemen önce Hz. Peygamber’in öldürülmesine karar verilen Dârünnedve’deki toplantıya katılan ve hicret esnasında sığındığı Sevr Mağarası’nın önüne kadar giden müşriklerin arasında bulunan Ümeyye, Resûl-i Ekrem’e ve Müslümanlara karşı olan düşmanlığını hicretten sonra da sürdürdü.
Bedir Gazvesi’nde öldürülen Ümeyye b. Halef’in yaşlılığını ve şişmanlığını öne sürüp bu savaşa katılmak istemediği, ancak Ukbe b. Ebû Muayt’ın O’nu korkaklıkla itham ederek kadına benzetmesi üzerine katılmak zorunda kaldığı bildirilir. Hz. Peygamber’in kendisini öldüreceğine dair sözünü duyduğu ve O’nun sözlerinin hep doğru çıktığını bildiği için bu savaşta yer almaktan kaçındığı da nakledilmektedir (Buhârî, “Menâḳıb”, 25; Vâkıdî, s. 61). Ümeyye’nin Bedir Gazvesi’ne sebebiyet veren Kureyş kervanına 2000 miskal altınla iştirak ettiği ve savaş hazırlıkları sırasında önemli katkıda bulunduğu bilinmektedir. Savaşın Müslümanların lehine geliştiğini gören Ümeyye, eski dostu Abdurrahman b. Avf’a âdeta kendini esir aldırmıştı. (Abdurrahman bin Avf Peygamberimizin önde gelen arkadaşlarından ve kahraman Müslümanlardandır.) Böylece öldürülmekten kurtulacaklardı. Ancak Bilâl-i Habeşî O’nu görünce, “İşte küfrün başı! Eğer o kurtulursa ben ölürüm” diyerek O’na hücum etti. Bilâl’in bağırmasıyla Ümeyye’nin etrafını saran Müslümanlar kendisini ve oğlunu öldürdüler. Oğlu Ali’yi Ammâr b. Yâsir’in katlettiği bildirilirken Ümeyye’yi kimin öldürdüğü hakkında farklı rivayetler vardır. Oğlu Safvân, Tâif Seferi dönüşü Müslüman olmuştur. Safvân’ın oğlu Abdullah da Kureyş eşrafından olup cömertliği ve üstün zekâsıyla tanınan bir tâbiîdir.
MEHMET BAHAÜDDİN VAROL, https://islamansiklopedisi.org.tr/umeyye-b-halef
ÜBEY BİN HALEF
İslâmiyet’in zuhuru sırasında Mekke’nin ileri gelenleri arasında yer alıyordu. Güçsüz ve himayesiz kimselere karşı haksızlıktan çekinmezdi.
Kardeşi Ümeyye ile birlikte Übey, İslâmiyet’in doğuşunun ardından Resûl-i Ekrem’e karşı her türlü kötülüğü yapan Kureyş aristokrasisinin yanında yer aldı. Çürümeye yüz tutmuş bir kemiği eline alıp ufaladı ve “bu kemiği kim diriltecek?” diye sordu.
Cevap bir âyet-i kerimedir: “…Onları ilk defa yaratmış olan diriltir; çünkü O her türlü yaratmayı gayet iyi bilendir” (Yâsîn 36/78-79 )
Hicret öncesinde Dârünnedve’de alınan Muhammed’i öldürme kararının ardından geceleyin O’nun evini kuşatanlar arasında Übey de bulunuyordu. Müslümanlara düşmanlığı hicretten sonra da sürdü.
Hz. Peygamber’e kendisini öldürmek niyetiyle bir at beslediğini ve bu atın üzerinde O’nu öldüreceğini söyleyince Resûlullah, “İnşallah sen o at üzerinde iken ben seni öldürürüm” demiştir. Bu kadar da saldırgan bir müşrik!
Uhud’da bazı sahâbîleri şehid etti. Mus‘ab b. Umeyr’i O’nun öldürdüğü nakledilir. Savaşın ikinci safhasında Müslümanların dağılıp kayalıklara doğru çekildiği esnada atının üzerinde, “neredesin ey Muhammed, sen kurtulursan ben kurtulmayayım!” diye bağırarak Hz. Peygamber’e saldırdı. Resûlullah kendisini korumak isteyen arkadaşlarına, “siz O’nu bana bırakın” diyerek öne çıktı ve Hâris b. Sımme’nin veya Zübeyr b. Avvâm’ın mızrağını alarak Übeyy’e doğru fırlatıp yaraladı. Übey hafif şekilde yaralanmıştı. Atından düşen ve kaburga kemikleri kırılan Übey, “Eyvah, Muhammed beni öldürdü!” diye feryat etti. Yanındakiler yarasının önemsiz olduğunu belirtince, “Muhammed bana ‘seni ben öldüreceğim’ demişti, vallahi O bana tükürse ben yine ölürüm” diye cevap verdi. Gerçekten Übey, Kureyş ordusu Mekke yakınlarına geldiği sırada Serif veya Merrüzzahrân mevkiinde öldü. Übey b. Halef, Hz. Peygamber’in hanımlarından Meymûne’nin kız kardeşi Esmâ ile evliydi. Oğlu Abdullah’ın soyundan Medine ve Bağdat kadılığı yapanlar gelmiştir.
AHMET ÖNKAL, https://islamansiklopedisi.org.tr/ubey-b-halef
MUT‘İM BİN ADÎ
524-533 yılları arasında Mekke’de doğdu. Soyu Abdümenâf’ta Hz. Peygamber’in soyu ile birleşir. Mut‘im, Resûl-i Ekrem’in dedesi Abdülmuttalib’in izniyle Zemzem Kuyusu’nun yakınında yaptırdığı havuzdan hacılara zemzem dağıtmaya başladı. Buna benzer hizmetleriyle Mekke’nin ileri gelenleri arasına girdi ve Abdülmuttalib’le birlikte, Kâbe’yi yıkma kararından vazgeçmesi için Ebrehe’nin yanına giden heyette yer aldı.
Mut‘im, Hz. Peygamber’in davetini engellemeye çalışan kabile reisleriyle birlik olmasına rağmen, O’na ve ashabına düşmanlıkta ileri gitmemiş, hatta sıkıntılı zamanlarında kendilerine yardım etmiştir. Müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde kuşatılması esnasında onlara gizlice yiyecek gönderdiği bilinmektedir. Ayrıca birkaç arkadaşıyla beraber boykotun kaldırılmasını sağlamıştır. Akabe’de Hz. Peygamber’le gizli bir toplantı yaptıktan sonra Medine’ye dönerken müşriklerin yakalayıp Mekke’ye götürdükleri Hazrec reisi Sa‘d b. Ubâde’yi kurtarıp serbest bırakan iki kişiden birisi de Mut’im’dir.
Hz. Peygamber, Hicret’ten önce davet maksadıyla gittiği Tâif’ten dönerken Mekke’ye girmek için müşrik liderlerden birinin himayesini almayı uygun görmüştü. Resûl-i Ekrem’in haber gönderdiği üçüncü kişi olan Mut‘im b. Adî O’nu himayesine aldı, kendisini Mescid-i Harâm’a getirdi; orada bulunan müşriklere O’nu himayesine aldığını duyurduktan sonra evine kadar götürdü. Mut’im’in bu yaptığı aristokratik bir asalet gösterisinden ibaretti. İman etmedi, hatta müşrik liderlerinin Dârünnedve’de Resûl-i Ekrem’i öldürme kararı aldıkları toplantıya katıldı. Oğlu Cübeyr Hz. Ebû Bekir’in kızı Âişe ile sözlüydü, ancak Mut’im ve Cübeyr İslâm’a karşı çıktıkları için sözkesme bozulmuştur.
Mut‘im b. Adî, Bedir Gazvesi’nden önce öldü (Safer 2 / Ağustos 623). O’nun ölümü Medine’deki Müslümanları da üzmüştür. Resûl-i Ekrem de Mut‘im’e karşı duyduğu minnettarlığı, Bedir esirlerinin serbest bırakılmasını sağlamak için Medine’ye gönderilen heyette yer alan oğlu Cübeyr’e söylediği şu sözlerle ifade etmiştir: “Eğer Mut‘im yaşasaydı ve bu esirler hakkında benimle konuşacak olsaydı onların tamamını serbest bırakırdım” (Müsned, IV, 80; Buhârî, “Farżu’l-ḫumus”, 16).
Gelenekçi değerlerden ve aristokrat kimliklerinden vazgeçemeyenler olumlu mizaç ve karakterlerine rağmen, acayip bir ısrarcılıkla küfre devam ediyorlar. Nitekim Peygamber Efendimizin amcası Ebu Talip de öyle yaşayıp öyle öldü. Oysa yeğeninin asla yalan söylemeyeceğini herkesten fazla O biliyordu.
MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞÇI, https://islamansiklopedisi.org.tr/mutim-b-adi
SÜHEYL BİN AMR
Kureyş’e mensuptur. Câhiliye devrinde genç yaşına rağmen Kureyş’in ileri gelenleri arasında yer aldı. Oğullarından Ebû Cendel ile Abdullah, kızlarından Ümmü Külsûm ve iki kardeşi Mekke döneminde Müslüman oldu. Diğer çocuklarından Ubeydullah ve Utbe ile kızı Sehle daha sonra İslâmiyet’i kabul etti. Hz. Peygamber’in, İslâmiyet’e davet etmek üzere gittiği Tâif’ten dönüşünde kendisinden talep ettiği himayeyi sağlamadı.
Bedir Gazvesi’ne müşrikler safında katıldı ve esir edildi. Süheyl hatip bir adamdı. Esir edildiğinde Hz. Ömer O’nun Resûl-i Ekrem aleyhine konuşmasına meydan vermemek için dişlerini kırmak istedi. Ancak Hz. Peygamber, Süheyl’in ileride güzel işler yapabileceğini söyleyerek buna izin vermedi. Nitekim Resûlullah’ın vefatından sonra Süheyl, valinin dahi evinden çıkamadığı kargaşa ortamında, Mekke halkına güven veren bir konuşma yaparak halkın dinden çıkmasını önlemiştir. “Mekkeliler, bu Dîn’e son giren siz oldunuz, ilk çıkan siz olmayınız. Ben inanıyorum ki, bu Din devam edecek. Eğer öyle olmazsa, beni biliyorsunuz, karada kervanlarım, denizde gemilerim var. Ben zararınızı karşılayacağım” diyerek halkı rahatlattı.
Hudeybiye Antlaşması’nda Mekkeliler’i Süheyl b. Amr temsil etti. O müzakereler sırasında nasıl dayatmacı olduğu siyer kitaplarında hikaye edilir. O sene umre yapılmasına, Peygamber Efendimizin adının anlaşmaya rasülullah olarak yazılmasına, anlaşmanın başına besmele yazılmasına, Mekkeli Müslümanların Medine’ye iltica hakkına…itirazları Müslümanları çok öfkelendirmişti. Hele o anlaşmanın, Müslümanlar Din’den çıkar da Mekke’ye iltica ederse kabul edileceği, tersi olursa Müslümanların Medine’ye kabul edilmeyip Mekkelilere teslim edileceği hükmü Müslümanlara dağlar gibi ağır gelmişti. Süheyl bin Amr vicdanlardaki mahkumiyetini bilmeyecek insan değildi. Diplomat yapılı birisiydi. Mekke’nin fethi sırasında öldürülmek korkusuyla evine çekildi, eman istemek üzere oğlu Abdullah’ı Resûl-i Ekrem’e gönderdi. Resûl-i Ekrem de O’nun gibi akıllı birinin İslâm’a kayıtsız kalamayacağını belirterek kendisine dokunulmamasını emretti. Peygamber Efendimiz, aristokratik dirençlerini ortadan kaldırmak ve İslâm’ın toplumlarında yayılmasına zarar vermelerini önlemek için, Mekkeli aristokratlara Huneyn ganimetlerinden servet sayılacak bağışlarda bulunmuştu. Süheyl’e de 100 deve verdi. Süheyl bunun üzerine Ci‘râne’de Müslüman oldu ve Medine’ye hicret etti. Vedâ haccına kadar orada kaldıktan sonra Mekke’ye döndü.
Süheyl Kur’an dinlerken ağlardı. O’nun mevâlîden (âzat edilmiş kölelerden, sıradan insanlardan) Kur’an öğrenmesini ayıplayan Mekke’nin ileri gelenlerine kendilerini helâk eden şeyin bu gururları olduğunu söylerdi. İşte aristokratik irticanın sebebi Süheyl’in kastettiği bu gururdur.
Yermük Savaşı’nda büyük bir atlı birliğin kumandanlığını yapan Süheyl, Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde cihada iştirak etmek üzere Suriye taraflarına gitti ve aile fertleri orada vefat etti. Çocuklarından geriye sadece Medine’de bulunan Hind ve torunu Fâhite bint Utbe kaldı. Süheyl b. Amr 18 (639) yılında Amvâs’ta çıkan veba salgınında öldü.
BÜNYAMİN ERUL, https://islamansiklopedisi.org.tr/suheyl-b-amr
ÂS BİN VÂİL
Câhiliye devrinde Mekke’nin ileri gelenlerinden sayılırdı. Güçsüz ve kimsesizlere yaptığı zulümlerle tanınmıştır. Haksızlık ve zulümleri İslâmiyet’ten sonra da Müslümanlara karşı devam etmiştir.
Âs b. Vâil, Hz. Peygamber’in oğulları Kasım ile Abdullah vefat edince, “Bırakın şu nesli kesilmişi! Artık ölümünden sonra adını anan bulunmayacak” demiş, bunun üzerine onun hakkında, “Asıl hayırla yâd edilmeyecek olan (ebter) O’dur” meâlindeki ifadeyi de taşıyan Kevser sûresi nâzil olmuştur.
Kevser Sûresi’ni biz Müslümanlar okuyup duruyoruz. Bir mucizeyi ifade ettiği apaçık ortadadır.
Âs bin Vâil’in oğullarından Hişâm b. Âs Habeşistan’a hicret eden ilk Müslümanlardandır. Diğer oğlu meşhur sahâbî Amr b. Âs ise Mekke’nin fethinden önce Müslüman olmuştur. Âs b. Vâil hicretten birkaç ay önce ölmüştür.
MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/as-b-vail
Âs b.Vâil Peygamber Efendimize ebter (soyu kesik) diyen kişiydi. Allah O’nu yalanladı, Peygamberimizi müjdeledi ve Kevser Sûresi’ndeki müjde aynen zuhur etti.
Halid bin Velid İslâm düşmanlığı ile maruf Kureyş müşrik liderlerinden Velid bin Muğire’nin oğlu ve kahraman bir İslâm komutanıdır. Osman bin Talha babasını, amcasını ve 4 kardeşini Müslümanlarla savaşta kaybetmiş bir Kureyş seçkini idi. Amr ibn-i Âs Mekkeli zalimlerden müşrik Âs bin Vail’in oğludur. Bunlar Mekke’nin fethinden önce hicret edip Müslüman oldular. Ebu Cehil’in oğlu İkrime büyük bir İslâm savaşçısı ve komutanıdır. Ümeyye bin Halef’in oğlu Safvan Medine-i Münevvere’ye hicret etmiş bir Kureyş lideridir. Bu ikisi Mekke’nin fethine karşı savaşmaya kalkmışlardı. Amr’ın babası Âs Peygamberimize “ebter” demişti. Ama Kureyş liderlerinin soyları Müslüman oldu, böylece manen soyları kesildi. Kevser Sûresi’ndeki müjde de Peygamber Efendimiz hakkında aynen tahakkuk etti. Soyu bütün yeryüzünde aziz, muhterem ve öncü oldu.
Bedir’de öldürülen veya Mekke’nin fethi gibi olayların sürüklemesi ile Müslüman olan aristokratlar dışında, gelecek ufku salt putperest aristokrasi çıkarları ile sınırlı olmayan kişilerden de Müslüman olanlar vardır. Müslüman olmadan önce İslâm ile aralarına kan/düşmanlık girmiş kişilerden Müslüman olup hayatını İslâm’ın yayılması için geçirenler vardır. Hâlid bin Velid ve arkadaşları bu kategoride Müslüman olmuşlardır.
HÂLİD BİN VELÎD
Hicretten 35-39 yıl kadar önce (583-587) Mekke’de doğdu. Peygamber Efendimiz nübüvvetle görevlendirildiğinde Halid 20’li yaşlarda aristokrat bir genç idi. Soyu yedinci göbekten dedesi Mürre’de Resûl-i Ekrem’in soyu ile birleşir. Babası Velîd b. Muğîre Kureyş Kabilesi arasında seçkin bir kişiydi. Hâlid’in mensup olduğu Kureyş Kabilesi’nin Mahzûmoğulları kolu Kureyş’in askerî gücünü elinde bulunduruyor, aynı zamanda diğer Kureyş kabileleri gibi ticaretle meşgul oluyordu.
Oğlunun yetişmesine büyük önem veren babası O’na bütün Araplar’ın sahip olmak istedikleri kahramanlık, cesaret ve cömertlik gibi iyi hasletleri telkin etmeye, Muğîre soyundan gelen bir Mahzûmlu olduğunu ve bu soyla övünmesi gerektiğini zihnine yerleştirmeye başladı. Halid ata binmeyi, ok-yay, mızrak, kalkan ve kılıç kullanmayı, süvari birliklerini sevk ve idare etmeyi öğrendi. Okuma yazma öğrendi. Hâlid, bu yıllarda zaman zaman diğer Kureyşli zengin çocukları gibi ticaret kervanlarıyla Suriye, Irak, Medâin, Mısır ve Yemen’e gitti.
İslâm davetini Câhiliye devrinin âdet ve geleneklerini yıkan, kabile gurur ve asabiyetini ortadan kaldıran bir hareket olarak değerlendiren Hâlid b. Velîd, İslâm Dîni’ne karşı düşmanlıkta, Hz. Muhammed’e ve O’na inananlara karşı nefrette babası, diğer kabile mensupları ve Kureyş ileri gelenleri gibi düşünüyor ve hareket ediyordu. Aristokratik direnç işte budur! Soyluluk değerlerini, kurulu çıkar ilişkilerini ve aristokratik hiyerarşiyi tehdit eden bir sosyal değişmeye, bu değişmeden zarar görecek kesimlerin engel olmaya çalışması adeta fizik kuralı kesinliğinde bir sosyal gerçektir. Halid’in kabilesi bu düşmanlığın ve mücadelenin öncüsüydü.
Hâlid’in, Bedir Gazvesi’ne iştirak edip etmediği kesin olarak bilinmemektedir. Fakat Bedir Savaşı’nın devamındaki bir olay Halid ve fidyesini ödeyip esaretten kurtardığı kardeşi Velid açısından son derece ilginçtir: Bedir’de Müslümanlara esir düşen kardeşi Velîd b. Velîd’i kurtarmak için savaştan sonra diğer kardeşi Hişâm ile Medine’ye giden Hâlid, fidyesini ödeyerek kardeşinin serbest bırakılmasını sağladı ve birlikte Mekke’ye dönmek üzere yola çıktılar.
Fakat…
Fidyesi ödenip esaretten kurtarılan Velid Müslüman olmaya karar vermişti. Yolda kardeşlerini bırakıp Medine’ye kaçtı. Bu olaya çok sinirlenen Hâlid Medine’ye döndü ve Velîd’i zorla Mekke’ye götürerek hapsetti. Ancak Velîd hapisten kaçıp tekrar Medine’ye gitti. Hz. Peygamber Velîd’i, Kureyş’in elinde bulunan Ayyâş b. Ebî Rebîa ile Seleme b. Hişâm’ı kurtarıp Medine’ye kaçırmak üzere görevlendirdi. Velîd’in onları Mekke’den gizlice kaçırdığını öğrenen Hâlid peşlerine düştüyse de Mekke’ye eli boş olarak döndü.
Hâlid b. Velîd, Uhud Gazvesi’nde Kureyş’in süvari birliğine kumanda etti. Hendek Gazvesi’nde de (5/627) Kureyş ordusunun süvari birliğinin başında bulunan Hâlid, Hz. Peygamber’in çadırı hizasındaki bölgeden şiddetli bir saldırıya girişti; ancak bu saldırıdan bir sonuç alamadı.
Hâlid, Hudeybiye Antlaşması’ndan bir yıl sonra umretü’l-kazâ amacıyla Mekke’ye gelen Resûl-i Ekrem’le karşılaşmak istemediği için şehirden ayrıldı.
Umretü’l-kazâ için Hz. Peygamber’le birlikte Mekke’ye gelen Velîd kardeşi Hâlid’e hitaben yazdığı mektupta Resûlullah’ın kendisini sorduğunu bildirdi ve O’nun hakkındaki sözlerini nakletti: “Hâlid gibi bir insanın İslâm’ı tanımaması ne tuhaf! Keşke O, gayret ve kahramanlıklarını Müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi; bu kendisi için çok daha hayırlı olurdu. Biz de O’nu başkalarına tercih ederdik.” Kardeşinin mektubunu okuyunca Müslüman olmaya karar veren Hâlid b. Velîd, Osman b. Talha ve Amr b. Âs ile birlikte 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Medine’ye gitti. Mescid-i Nebevî’de Hz. Peygamber’in huzurunda kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Bunun üzerine Resûlullah, “Seni doğru yola ulaştıran Allah’a hamdolsun! Seni yalnızca hayra ulaştıracağını umduğum bir aklın olduğunu biliyorum” dedi.
Hâlid ve birlikte Müslüman olduğu arkadaşları Mekke aristokrasisinin önemli/genç simalarıydı. İçlerindeki putlarla birlikte sahip oldukları aristokrat kimlikleri de terk ederek Müslüman oldular. O tarihte Mekke aristokrasisi Müslümanları umre ziyareti için bile Mekke’ye kabul etmeyi içine sindiremiyordu.
Hâlid Müslüman olduktan sonra üç yıl kadar Hz. Peygamber’in emrinde ve sohbetinde bulundu. Müslüman olarak katıldığı ilk savaş Mûte Savaşı’dır (Cemâziyelevvel 8 / Eylül 629). Hâlid bu savaşta, İslâm Ordusu’nu Bizans Ordusu’nca imha edilmekten kurtardı. Medine’ye dönünce Resûl-i Ekrem kendisine “seyfullah” (Allah’ın kılıcı) unvanı verdi. Mekke’nin fethinde (20 Ramazan 8 / 11 Ocak 630), İslâm Ordusu’nun bir birliğine kumanda etti. Hz. Peygamber’in emriyle Uzzâ putunu kırdı.
Müslüman olmalarını teklif etmek için görevlendirildiği Cezime Kabilesi’nin Müslüman olduklarını söylemelerine inanmayan Hâlid onların öldürülmelerini emretti. Bu olaya üzülen Hz. Peygamber, “Allahım! Ben Hâlid’in yaptıklarından berîyim” dedi ve Hz. Ali’yi Cezîme kKabilesi’ne gönderip öldürülen otuz kişinin diyetlerini ödetti. Hz.Peygamber Hâlid’i kınamakla birlikte cezalandırmadı ve kumandanlık görevinden de azletmedi.
Hâlid b. Velîd’in Resûlullah’ın emrinde katıldığı son gazve Tebük Gazvesi’dir.
Hâlid irtidad hareketlerine karşı Hz. Ebû Bekir’in yanında yer aldı. Hicrî 11’de Hz. Ebû Bekir, mürtedlerle savaşmak üzere hazırladığı ordunun başına Hâlid’i başkumandan tayin etti. Hâlid, peygamberlik iddiasında bulunan mütenebbîlerin (sahte peygamberlerin) öldürülmesinde ve taraftarlarının yenilip dağıtılmasında büyük kahramanlıklar gösterdi.
Hâlid, Resûl-i Ekrem’in nübüvvetine ortaklık iddiasında bulunan ve bazı hokkabazlıklarla kendisine bir meleğin vahiy getirdiğini iddia eden Müseylime’yi ortadan kaldırdı.
Hz. Ebû Bekir, irtidad hareketleri ve isyanlar bastırıldıktan sonra Yemâme’de bulunan Hâlid’i, Fırat Nehri’nin güney taraflarında Sâsânî İmparatorluğu ile savaşmakta olan Müsennâ b. Hârise eş-Şeybânî kumandasındaki Bekir b. Vâil Kabilesi’ne yardım etmesi için Irak’a gönderdi ve böylece İslâm tarihinde fütuhat dönemi için ilk adımı attı. Basra Körfezi’nden Aynüttemr’e Fırat Nehri boyunca uzanan toprakların İslâm Devleti sınırlarına katılmasını sağladı.
Hz. Ebû Bekir Hîre’de bulunan Hâlid’e Suriye’ye geçmesini emretti. Hâlid, Bizans İmparatoru Herakleios’un kardeşi Theodoros kumandasındaki 80.000 kişilik ordu ile yapılan ve Müslümanlara Filistin ve Suriye kapılarını açan Ecnâdeyn Savaşı’nda büyük bir zafer kazandı (28 Cemâziyelevvel 13 / 30 Temmuz 634). Dımaşk’a sığınan Bizans Ordusu’nun ardına düşerek şehri Receb 14’te (Eylül 635) fethetti. Fetihten bir yıl sonra Bizans Ordusu’yla Suriye’de son defa yapılan Yermük Savaşı’nı da kazandı (12 Receb 15 / 20 Ağustos 636).
Bu fetih esnasında yeni halife Hz. Ömer Hâlid’i azlederek yerine Ebû Ubeyde’yi başkumandanlığa tayin etti.
Ebû Ubeyde’nin vefatından sonra başka birinin emri altına girmeyen Hâlid b. Velîd ömrünün geri kalan yıllarını geçirdiği Humus’ta öldü. Kabri oradadır.
MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/halid-b-velid
AMR BİN ÂS
Kureyş Kabilesi’nin Sehm koluna mensuptur. Mekke’de doğdu. Müslüman olmadan önce Mekke’nin ticaret ve siyaset hayatında önemli bir yeri vardı. Dış ülkelere yaptığı ticarî seyahatler sırasında Habeşistan Hükümdarı Necâşî ile dost oldu. Bundan dolayı Habeşistan’a hicret eden Müslümanlara sığınma hakkı tanınmayıp iade edilmeleri için Mekke şehir devleti adına elçi olarak Necâşî’ye gönderildi. Ebû Süfyân başkanlığındaki ticaret kafilesinde bulunduğundan Bedir Savaşı’na katılamadı. Uhud ve Hendek savaşlarında Kureyş ordusunun süvari birliklerine kumanda etti. Mekke’nin fethinden önce 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Müslüman oldu. Amr ibn-i Âs’ın Müslüman oluşu aristokratik kimliğini arkasına atıp Allah’ü Teâlâ’ya kul, Rasülüne ümmet olmayı tercih etmesinin sonucudur. O, olayların Müslüman olmaya ittiği kişilerden değildir.
Bu tür bir ihtidanın İslâm lehine ifade ettiği manayı İslâm aleyhtarı kafasına sığdıramayanlar İslâm’ın başarıları karşısında Amr ibn-i Âs’ın gelecek endişesi ile Müslüman olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak, Mekke aristokrasisinde bu yönde gelişen bir hareket olsa bu iddia ciddiye alınabilir. Aksi halde, İslâm’ın geleceğini sadece Amr ibn-i Âs mı görüp de geleceğini düşünerek Müslüman olmuştur? Hadisenin aslı şudur: Habeş hükümdarı Ashame müslüman olduğu için, dostu Amr’ı müslüman olmaya teşvik etmiştir. Amr’ın Müslüman olmasında Ashame’nin etkisi olduğu doğrudur.
Habeş hükümdarı Ashame’nin Müslümanları himaye etmesini ve Müslüman olmasını içlerine sindiremeyenler, O’nunla Amr arasındaki dostluğu İslâm aleyhine kullanmaya yönelik şeytanî bir iddia ortaya atmış görünüyorlar. Hükümdar Ashame Amr’ı Müslüman olmaya teşvik etmişse bunda olağan olmayan nedir?
Amr askerî ve siyasî kabiliyete sahip, bilgili ve cesur bir insandı. Hz. Peygamber, Zâtüsselâsil Seriyyesi’nde Ebû Bekir, Ömer, Ebû Ubeyde gibi seçkin arkadaşlarının başına O’nu kumandan tayin etti. Hz. Peygamber vefat ettiği zaman Amr İslâmiyeti tebliğ etmek ve vergi toplamak üzere Uman’da bulunuyordu. Resûlullah’ın vefat haberini alınca Medine’ye geldi, Hz. Ebû Bekir’e yapılan biat merasimine katıldı.
Ecnâdeyn ve Yermük savaşlarına katıldı. Hz. Ömer zamanında Filistin’i kesin olarak İslâm hâkimiyeti altına aldı. Kudüs halkının şehri Halife Ömer’e teslim etmelerini sağlayan da O’dur. Amvâs’ta çıkan vebada aldığı tedbirlerle İslâm ordusunun toptan yok olmasını önledi. Hz. Ömer’i Mısır’ın fethine ikna etti. Muharrem 19’da (Ocak 640) Aynişems’te güçlü Bizans ordusunu imha etti. Askerî harekâtını sürdürdü ve Mısır’a hâkim oldu (21/642). Bu başarılarından dolayı haklı olarak “Mısır fâtihi” unvanını aldı ve bu yeni eyalete vali tayin edildi.
Amr b. Âs Mısır’da bayındırlık alanında da ciddi teşebbüslerde bulundu; Fustat şehrini kurdu ve kendi adıyla anılan camiyi inşa etti. Firavunlar’ın yaptırdığı eski kanalı yeniden açtırdı ve Nil nehri kıyısındaki Babilon ile Kızıldeniz sahilindeki Kulzüm (Süveyş) Limanı’nı birbirine bağladı. “Halîcü emîri’l-mü’minîn” adı verilen bu su yoluyla Halife Ömer’e yirmi gemi yükü erzak gönderdi.
Dünyada daha baştan planlanıp kurulan ilk şehrin Washington olduğu iddia edilir. Oysa Mısır’da Fustat, Irak’ta Bağdat planlanarak kurulan İslâm şehirleridir.
Malî işleri yürütmek üzere Mısır’a tayin edilen Hz. Osman’ın süt kardeşi Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh ile anlaşamadıkları için Mısır valiliğinden azledildi (27/648).
Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh Mekke’nin fethi günü Hz.Osman’ın vazgeçmediği ısrarı sebebiyle Peygamber Efendimiz tarafından güven (eman) verilmiş birisiydi. Önceleri İslâm’ın keskin düşmanlarındandı.
Amr bin Âs Hz. Osman’ın vefat haberini aldığında hıçkıra hıçkıra ağlamıştır. Başlangıçta Hz. Ali’nin halifeliğine karşı çıktıysa da hadiselere karışmayıp ortalığın yatışmasını bekledi. Ancak Cemel Vak‘ası’ndan sonra, Hz. Osman’ın intikamını almak üzere Muâviye b. Ebî Süfyân’ın saflarına katıldı ve O’na büyük destek sağladı. Amr ibn-i Âs’ın hayatının bundan sonraki kısmı maalesef siyasî hadiselerin labirentleri içerisinde geçmiştir. Başta, aristokratik kimliğini çiğneyip Müslüman olan Amr ibn-i Âs Hz.Ali-Hz.Muaviye ihtilafında kendisine aristokratik statüler yaratacak bir yöntem izlemiştir. Amr b. Âs Muâviye’nin valisi sıfatıyla Mısır’da ölümüne kadar bu görevde kaldı. Hz.Muaviye’yi desteklemeye başladıktan sonraki hayatı, aristokrasinin bu kimliğini ayakları altına alıp Mekke’ye gelerek Müslüman olan bir insanı bile nasıl etkileyebileceğini gösteren ilginç bir örnektir.
Burada önemli bir hususu not etmek lâzım: Biz Müslümanlar ashâb-ı kiram efendilerimizin beşerî halleri hakkında söz söylemeyiz. Allah’ü Teâlâ’nın haklarında rızasını bildirdiği, Peygamber Efendimizin de kendilerine saygılı davranmamızı buyurduğu insanların, Allah’ın Peygamberimize arkadaş kıldığı kutlu insanların, İslâm’ı yaymak için savaş meydanlarında yaşlanan insanların aleyhine söz söylemek sapıklıktan başka bir şey değildir. Mekke’nin fethinden önce Müslüman olmak, bireysel olarak din değiştirmekten daha fazla/farklı bir şeydi. Çoğu zaman ailevî, ticarî, içtimaî ilişkileri de değiştirmeyi kaçınılmaz kılıyordu. Bu kutlu insanlar hakkında saygıdan, sevgiden ve minnetten başka her duygu edepsizlikten başlayarak şeytanın oyuncağı olmaya kadar gider. Çok beğendiğim bir tarifle ashab-ı kiram efendilerimiz öyle kutlu insanlardır ki, Allah’ü Teâlâ onların hataları ile bize Dînimizi öğretti.
Araplar’ın meşhur dört dâhisinden biri kabul edilen Amr b. Âs zeki, son derece cesur, iyi bir hatip ve şair, kabiliyetli bir idareci idi. O’nun bu yönlerini takdir eden Hz. Ömer, “Amr dünyada kaldıkça hep idareci olmalıdır” derdi.
AHMET ÖNKAL, https://islamansiklopedisi.org.tr/amr-b-as
OSMAN BİN TALHA
Mekke’de doğdu. Kureyş’in Abdüddâroğulları boyuna mensuptur. Abdüddâroğulları, Kureyş’in atası Kusay’dan beri Kâbe’nin bakımı, kapısı ve anahtarlarının muhafazası ile ziyarete açılması gibi önemli bir görev (hicâbe) ifa etti. Bu görev babadan oğula geçerek Osman b. Talha’ya kadar geldiği, ayrıca savaşlarda Kureyş’in sancağını taşıma görevini üstlendiği için Osman’ın ailesi büyük bir itibara sahipti. İslâm’a davetin ilk yıllarında Hz. Peygamber’e ve diğer Müslümanlara şiddetle muhalefet eden Osman b. Talha, kendi boyundan olan genç Mus‘ab b. Umeyr’in Müslüman olup gizlice namaz kıldığını görünce O’nu ailesine şikâyet etti ve Resûlullah ile görüşmemesi için evde bir müddet göz hapsinde tutulmasına sebep oldu. Resûl-i Ekrem bir gün Mekke’de Osman’la karşılaşınca İslâm’a girmesini teklif etti. Ancak O bu teklifi reddettiği gibi atalarının dininden ayrılmaması yolunda Resûlullah’a nasihatte bulunmaya kalkıştı. Resûl-i Ekrem O’na ileride Kâbe anahtarlarına kendisinin sahip olacağını ve onları istediği kimseye vereceğini söyledi. Osman’ın böyle bir durumun Kureyş’i zillete düşüreceğini ileri sürmesi üzerine, Hz. Peygamber o gün Kureyş’in şerefinin yükseleceğini belirtti (Vâkıdî, II, 837-838). Osman b. Talha’nın İslâmiyet’e düşmanlığı hicretten sonra da devam etti. Uhud Gazvesi’ne bütün yakınlarıyla birlikte katıldı. Babası ile dört kardeşi ve amcası Osman b. Ebû Talha bu savaşta müşriklerin sancağını sırayla taşırken peş peşe öldürüldü. Kendisi canını zor kurtararak Mekke’ye kaçtı. Hendek Gazvesi’nde kabilesi adına müşriklerin sancağını yine Osman taşıdı. Başarısızlıkla sonuçlanan bu savaşın ardından Mekke’ye döndü. Hudeybiye Antlaşması ve Umretü’l-kazâ esnasında görüp yaşadıkları İslâmiyet’e olan düşmanlığını hafifletti. Resûl-i Ekrem, Umretü’l-kazâ için Mekke’ye geldiğinde başta Hâlid b. Velîd olmak üzere Mekke’nin kabiliyetli gençlerine haber bırakarak Medine’ye gelmelerini istedi. Hâlid b. Velîd bu teklifi yakın arkadaşı olan Osman b. Talha ile görüşünce birlikte Müslüman olmaya karar verdiler. Daha sonra Amr b. Âs’ın da kendilerine katılmasıyla 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Medine’de Hz. Peygamber’in huzurunda İslâmiyet’i kabul ettiler. Resûlullah onların geldiğini görünce yanındaki sahâbîlere, “Mekke ciğerpârelerini size gönderdi” diyerek onların gelişinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Hâlid bin Velid, Amr bin Âs ve Osman bin Talha Mekke aristokrasisinin en seçkinlerindendiler; gençtiler ve sadece soya, servete, güce değil, aynı zamanda, dirayetli kişiliklerinden gelen bir kimliğe sahiptiler. Müslüman olmalarına çok yakın zamanlara kadar sıkı İslâm düşmanıydılar. Müslüman olurken mensup oldukları aristokrasiyi aştılar, İslâm toplumunun fertlerinden birisi oldular. Ama burada Peygamber Efendimizin Hâlid ve arkadaşlarını İslâm’a davet ederken kullandığı üsluba dikkat etmek lâzım. Sadece akıllarına hitap etmiyor, sadece kendisine bildirilen kutlu hakikatin çekiciliğine dayanmıyor, bunlarla birlikte gönül alacak/çelecek güzel bir çağrı tarzı uyguluyor. Akıl ve itibarlarına vurgu yapıyor, saygı göreceklerini ifade ediyor. Bir Peygamber daha dün gibi yakın bir zamana kadar sıkı birer İslâm düşmanı olan gençleri Ümmeti’nin önünde ve nezdinde hayranlık verici bir nezaketle yüceltiyor: “Mekke ciğerpârelerini size gönderdi.” Bu ciğerparelerden Osman bin Talha Uhud Savaşı’nda babasını, amcasını ve 4 kardeşini kaybetmişti. Ama bu duygusal engeli dahi aşmış, aklını ve sağduyusunu kullanarak Müslüman olmuştu. Hz.Muhammed’in bu tür düşmanlarının hiçbir itici faktör olmadan peygamberliğini tasdikleri son derece öğreticidir.
Aristokrasi ile insan kişiliğine saygıyı birbirinden ayrı tutmak lâzım. İnsanların insan olma paydasında eşit ve sadece Allah’a saygıda farklı olduğunu bildiren Peygamber Efendimiz hasımlarını dahi insanî nitelikleri üzerinden yüceltmeye her zaman özen göstermiştir. Ebû Süfyan Uhud ve Hendek savaşlarında düşman orduların komutanı idi; ki bu savaşlar, Müslümanlar için en zor ve tehlikeli savaşlar olmuştur. Mekke müşriklerinin lideri Ebû Süfyan’a ve ailesine Peygamberimiz Mekke’nin fethi ve sonrasında gayet mülayim ve âlicenap davranmış, itibarlarına özen göstermiştir. Bu konuda örnek çok: Malik bin Avf, Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil, Ka’b bin Züheyr, Üsame bin Usal…nice düşmanları Peygamber Efendimizin ötesi olmayan ufuktaki yüceltici davranışları sebebiyle Müslüman olmuşlardır. Kısacası şudur: İnsanı insan olduğu için yüceltmek güzel, insanı aristokratik nitelikleri sebebiyle tanrısallığa doğru önemsemek yanlıştır. Aristokrasi ayrımcıdır, dışlayıcıdır, kendi kategorisi dışındakileri aşağılayıcıdır. Aristokrasi gitgide tanrısal sıfatlar üstlenmeye doğru evriliyor. Nitekim Firavun da “ben sizin en yüce rabbınızım” demişti. Ebû Cehil’i Mescid-i Haram’ın gölgesinde “ben bu vadinin en güçlü adamıyım” diye haykırırken tekrar hatırlamakta fayda var.
Osman bin Talha Müslüman olmadan önce, içine girip ibadet etmesi için Ka’be’nin anahtarını Peygamber Efendimize vermemişti. Fakat Fetih’ten sonra, Hz.Abbas ve Hz.Ali’nin isteklerine rağmen, Peygamber Efendimiz Ka’be’nin anahtarını yine Osman bin Talha’ya verdi. Bu anahtarların kıyamete kadar kendilerinde kalacağını söyledi. Bu âlicenap davranış, geçmişte maruz kaldığı husumetlere rağmen, Hz.Muhammed’in ne kadar yüceltici bir tutuma sahip olduğunu göstermektedir.
Huneyn Seferi sonrasında Medine’ye dönen Osman b. Talha, Resûlullah’ın vefatına kadar burada kaldı. Daha sonra Mekke’ye giderek Kâbe’deki hicâbe görevini sürdürdü. 41 (661) veya 42 (662) yılında Mekke’de vefat etti. Hz. Peygamber’in Kâbe’nin içinde kıldığı namaz ve bu namazın yeri konusunda naklettiği bilgi O’nun en meşhur rivayetidir.
MEHMET EFENDİOĞLU, https://islamansiklopedisi.org.tr/osman-b-talha